MODERN ÇAĞDA EHL-İ SÜNNET KELÂMININ ÖNEMİ VE ANLAMI | SÂİD FÛDE HOCAEFENDİ

MODERN ÇAĞDA EHL-İ SÜNNET KELÂMININ ÖNEMİ VE ANLAMI
Saîd Abdullâtif Fûde Hoca
 
Tercüme: Talha Hakan Alp Hoca
 
Bildiğiniz gibi günümüz Ehl-i Sünnet öncülerinden, Eş’arî Kelâmcısı Saîd Abdullâtif Fûde hoca Haziran 2012 yılında Dâru’l-Hikme’nin davetlisi olarak İstanbul’a gelmiş ve burada çok önemli bir konferans vermişlerdi. Konunun ve üstadın önemine ve değerine binaen hocaefendinin ‘Modern Çağda Ehl-i Sünnet Kelâmının Önemi ve Anlamı ’ başlıklı konferansın yazıya deşifresini ilim talipleriyle buluşturuyoruz. Konferans formunda olduğu için metinde bazı aksaklıkların olması mümkündür. Simultane çevirisini Talha Hakan Alp hocanın yaptığı bu konferans, İlm-i Kelâm’ın hem Usûli’d-dîn hem de modern Fizik Bilimler ve Felsefe ile olan bağlantısını ve önemini açıklaması nedeniyle çok önemli bir yere sahip.
 
İstifadenize sunuyoruz:
 
Bismillah,
 
Değerli, önemli kelâmcılardan, mantıkçılardan ve hatta felsefecilerden de diyebiliriz, Said Abdüllâtif Fûde hocamızı ağırlıyoruz bundan onur duyuyoruz, elhamdülillah.
Kendisi Arap dünyasında özellikle tanınmış, bilinmiş genç kelâm alimlerinin ön sıralarında yer alan biridir. Kendisinin haddini, hududunu tayin gibi bir konumda değilim ama kendisi hakkındaki kanaat bu, tanıdığımız kadarıyla da övgüyü fazlasıyla hak eden bir isim.
 
Said Abdüllâtif Fûde hocamız özellikle kelam alanında, Eş’ârî alanında ihtisas yapmış, bu sadedle gerek modernistlerle gerek selefi/vehhabî çevrelerle hayli tartışmaları olan, cedeli, diyalektik boyutu çok güçlü olan bir hocamız.
Bugün burada kendisinden özellikle Ehl-i Sünnet kelâmının günümüz dünyasında ehemmiyyeti hususunda istifade etmek istiyoruz. Bu hususta bize kelâm ilmini tanıtıcı, kelâm-felsefe, kelâmcı-felsefeci karşılaştırmasını yapıcı nitelikte bir konferans verecekler…
 
Besmele, hamdele ve salveleden sonra bu mübarek şehirde bizimle bir arada bulunuşu sebebiyle Cenab-ı Hakk’a hamd ettikten sonra değerli hocamız salonda bulunanların meselenin özüne vakıf olduğu hüsn-ü zannı ile sadece meselenin çok önemli bazı noktalarına temas edeceğini, bu sadedle de 3 husus üzerinde yoğunlaşacağını söylüyor. Detaylara girme gereği de siz hâzirûnun meseleye vukûfîyeti bakımından gerek duymuyor.
 
Önce kelâm ilminin ve Usûl-i Fıkıh ilminin burada ehemmiyeti üzerinde duracak, kelâm ilminin tarifi mevzu ve gayesi üzerinden bize kavramsal bir çerçeve çıkaracak, 3 hususun birisi bu olacak, daha sonra böylece İlm-i Kelâm, İlm-i Usûl üzerinde teşekkül eden o nazarî ilmimizin amelî planda nasıl karşılık bulması gerektiği üzerinde duracak. Nazarî ve amelî açıdan bizim kelâm ilmine yani Usûli’d-dîn ve Usûl-i Fıkıh ilimlerine nasıl ehemmiyet atfetmemiz gerektiğini, neler yapmamız gerektiğini burada ifade etmeye çalışacak. Son olarak da bazı mezhepler üzerinden bunun pratiğini vermeye çalışacak ve özellikle Usûli’d-dîn ilminin ehemmiyeti bakımından da günümüz muasır araştırmalar/çalışmalar sadedinde de bunu temellendirecek, Kelâm ilminin, Usûli’d-dîn ilminin ve Usûl-i Fıkıh ilminin ehemmiyetini günümüz çalışmaları, araştırmaları sadedinde izah edecek, ispat edecek, temellendirecek dediği gibi fürûata girmeyecek, usûl üzerinden temel prensipler üzerinden meseleyi bu şekilde çerçevelendirecek inşallah.
 
Evet birinci bölümle söze girdi, Bu da kelâm ilminin tarifiydi, mevzusu, gayesi etrafında kavramsal çerçeveydi. Bunu da kavramsal çerçevede çıkarttığımız bu birinci bölümü 3 kısım altında, 3 alt başlıkla ele almayı planlıyor hocamız. Birincisi kelâm ilminin tarifi, ikincisi felsefenin tarifi, üçüncüsü kelâm ile felsefenin karşılaştırılması. Kelâm ilminin tarifini de önemli bulduğu iki tarif üzerinden burada bizimle paylaşacak. Birincisi İmam Taftezânî’nin yapmış olduğu tarif, bunu “Tesif bi’l-mantık ve’l-kelâm” isimli eserinde yapıyor, kitapla ilgili rivayet edilen bilgiler var, bunun birinci kısmının mantık kısmının, şemsiye diye bildiğimiz mantık kitabının bir hûlasası olduğunu ifade etti. Kelâm kısmının da Şerhu’l Makâsıd’da özellikle görmüş olduğumuz kendi akîde ve kelâm düşüncesinin özeti olduğunu ifade etti. Burada İmam Taftezânî kelâm ilmini tarif ederken kelâm ilminin yakinî delillerden elde edilmiş akâid ahkâmı olduğunu, akîde bilgileri olduğunu, inanç esasları olduğunu ifade etti. Bu tarif üzerinden hocam özellikle kelâm ilminin sadece mücerret itikâd esasları olmadığını, özellikle delilli, hem de kesin, yakîn delillere müstenid i’tikâd esasları olduğunu ifade etti. Yakîn de sadece aklî deliller demek değildir, naklî deliller de bunun içindedir, daha genel bir kavramdır. Dolayısıyla kelâm ilmini tarif ederken özellikle kelâm ilminin kesin delillerden hareketle teşekkül etmiş inanç esasları ile ilgili bir ilim dalı olduğunu özellikle zikretmiş oldu.
Konu ile ilgili diğer bir tanım da İmam Taftezânî’nin hocası Abuziddîn el-İcî’ye ait bir tanımdır, onun da kelâma dair meşhur eserleri vardır, Cebairu’l-Kelâm’ı vardır, el-Cüveynî’nin de hocası olduğunu ifade etti, Abuziddîn el-İcî’nin de getirmiş olduğu tarifte kelâm ilmi sayesinde dinî inançların ispatı ve bu inançlar karşısındaki şüphelerin def’ine imkan bulunan, kudret kesbedilen bir ilim olduğunu ifade etmiş oldu. Yani kelâm ilmi, getirmiş olduğu muhteva ile, getirmiş olduğu prensip ve ölçülerle;
 
1- Dinî inançların, esasların ispatını temin ediyor,
 
2- Bu esaslar karşısındaki şüphe ve vehimleri def ediyor, bütün bunları Müslümanların aklından zihninden de kovup çıkartıyor.
 
Akâid, dinî inanç esasları bizim için önemlidir, bunlar aynı zamanda bizim maddeye, eşyaya ve bütün bir hayata bakışımızı da belirleyen temel koordinatlardır. Bu bakımdan İlm-i kelâm ayrıca bir ehemmiyet arz ediyor dedi ve daha sonra felsefeyle ilgili izahatına geçti hocaefendi. Felsefeyle kelâm ilmi arasında ne gibi bir alaka var da, İlm-i kelâm’ı konuştuğumuz böyle bir bağlamda hemen felsefeye geçiyoruz? Evet felsefeyle kelam arasında 3 açıdan ortak nokta var diyor; Birincisi; mevzuu itibariyle, konusu itibariyle felsefeyle kelâm arasındaki ortaklık; ikincisi, gayesi amacı itibariyle; üçüncüsü de kullandıkları araçlar yöntemler itibariyle. Konusu itibariyle kelâm ilmi, akâid-i diniyye’nin ispatına yarayacak olan ma’lumu (bilinen her şeyi) kendisine konu edinir, felsefenin de konusu bu kadar geniştir. Nitekim Kindî (ilk dönem İslam filozoflarından) de felsefeyi anlatırken, mahlukata, hâlık’a bizi ulaştırması itibariyle yaklaşmak, mahlukatı bizi hâlıka taşıması götürmesi itibariyle, amacıyla incelemek mahlukat üzerinde inceleme araştırma yapmak olarak tabir ediyor. Bu da onun kelâm ilmiyle mevzu itibariyle, konu itibariyle yakınlığını gösteriyor. Nitekim bu görüşle, bizâtihi hocamız metnini de burada bizimle paylaştı. Aynı felsefenin fonksiyonu sadedinde aynı hususa dikkat çekiyor. O da mevcudatı yaratıcıya işaret etmesi bakımından ele almak incelemek olarak tanımlıyor.
 
Felsefenin fonksiyonunu, görevini bu şekilde tayin ediyor. Aslında tam olarak felsefenin konusunun, fonksiyonunun bu olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü bugün filozoflar arasında materyalistler var, dinsizler var, ateistler var,
hâlık (yaratıcı) fikri hiç aklına gelmeden bu mesleği sürdürenler var, demek oluyor ki İbn Rüşd burada felsefe-kelâm yakınlaştırması çabası içindedir. Hakikaten öyle, bu tarif yahut felsefeye yüklenen bu fonksiyon İbn Rüşd’ün dilinden duyduğumuz bu fonksiyon aslında kelâm ilminin hem konusuyla hem de fonksiyonuyla bire bir örtüşüyor.
 
Günümüz batı felsefesine ve filozoflarına gelecek olursak biraz da felsefe-kelâm karşılaştırmasını bu düzlemde yapmak amacıyla; evet, ortada böyle efrâdını camî, ağyarını mani şeklinde tam dört dörtlük bir tavır yok felsefeye getirilen, ortada felsefenin hususiyetleri, felsefenin amacı üzerinden üç aşağı beş yukarı bizi manzaraya az çok muttalî kılacak bazı izahlar var ve ilk dönemlerden itibaren antik çağdan itibaren mesela bunu özellikle kelimenin yani felsefe kelimesinin sözlük anlamı, etimolojisi üzerinden çıkarmak da mümkün. Normalde filozofi filo ve sofia kelimelerinden mürekkep, bileşik bir lâfızdır. Filo lâfzı muhabbet anlamına gelir, sofia da hikmet anlamına gelir. Felsefe aslında hikmet sevgisidir. Nitekim Pisagor da o ilk çağ filozoflarından kendisini bir hakim olarak, hikmet erbabı olarak tanımlamaz, kendisini “hikmet seven” olarak tanımlar. Gerçekten de bu felsefenin vakıasına baktığımızda da bunu görüyoruz. Ortada bir hikmet sevgisi vardır. Ve bundan da nâşî bir belirsizlik bir esneklik de söz konusudur. Çünkü herkesin kafasında farklı bir hikmet kurgusu vardır. Materyalistin kendine göre maddî hikmet anlayışı vardır, spiritualistin kendine göre ruhî hikmet anlayışı vardır. Bu felsefenin ki o çok denkliğin, belki zaman zaman çelişkiye varacak olan felsefe içindeki bu parçalanmanın da ifadesi olsa gerek. Nitekim hikmet de bu sadette itibarî bir şeydir. Kişiden kişiye bakışa göre değişebilen bir şeydir. Pozitivistlerin vd. her birinin kendine göre ayrı bir hikmet ideali vardır. Dolayısıyla her biri bu ideale kavuşmak adına bir felsefe mesaisi ortaya koymaktadır. Ancak kelâma gelince kelâm böyle değildir. Kelâmda amaç bellidir, din bellidir, temel ilkeler bellidir, amaç ile temel ilkelerin belli olması bir olması kelâmda bir yere kadar bir bütünlüğü -her ne kadar fırkalar ve mezhepler olsa da bir yere kadar bir bütünlüğü- sağlamaktadır.
 
Türkçeye ya da Arapçaya çevrildiğini söylediği Andrea Allen’ın Felsefe Ansiklopedisinde de felsefeyle ilgili iki hususa dikkat çekiliyor, felsefeyle ilgili yaptığı analizinde iki başlıca esas üzerinde duruyor. Bunlardan birincisi felsefenin sahih, doğru hakikatin bilgisi olduğu yönü, bu felsefenin nazarî, teorik planını oluşturuyor. İkincisi de insan neslinin, insan türünün sonunun ne olacağı sorusu ve bu soru etrafında daha çok pratik, felsefî çalışmalar üzerinde duruyor. Böylece felsefenin teorik ve pratik olmak üzere iki boyutu Alan’ın felsefe ansiklopedisinde gözler önüne serilmiş oluyor.
 
Birincisi sahih ve mutlak hakikati yakalamak, ikincisi insanoğlunun sonunun, akıbetinin ne olacağını kestirip ona göre bir felsefe ortaya koymak.
 
Bazıları felsefenin mutlak hakikat iddiasına karşı çıkıyor. Özellikle pragmatistler, amaççı yaklaşanlar, onlar felsefenin mutlak, hakikat, idrak iddiasının bir hayal olduğunu felsefenin olsa olsa kavram üretme aracı olduğunu, kavram, konsept düşünce üretme aracı olduğunu söylüyorlar. Tarihteki sofizm tecrübesini bize hatırlatan bir çıkıştır bu. Onlara göre felsefe aslında mutlak hakikati idrak gibi bir amaç taşıyamaz böyle bir şey mümkün de değildir. Felsefe en fazla üreteninin çıkarları doğrultusunda evreni, yeryüzünü, dengeleri değiştirme amacına matuf olarak kavram, konsept üretmek bir bakıma gündem üretmektir diyerek pragmatistler bu noktanın altını çiziyorlar.
 
Üstâdımız; biraz da felsefenin tahlilini yapalım biraz daha içine girerek konuşalım, mekanizmayı tanıyalım diyor.
 
İddiaya, yaygın kanaate göre felsefe köklü güçlü sahih bir aklî deliller temeline oturur. Nitekim felsefenin de bilumum modern bilimin üzerine oturmuş olduğu kanıtsal temeller dörttür.
 
Bunlar;
 
1- Bedihiyyat,
 
2- Müsellemat,
 
3- Musavverat,
 
4- Nazariyat veya müberhenat dedikleri argümanlar, argüman türleri.
 
Müsellemat ile ilgili; müsellemattan kasıt, burada biraz kavramsal açıklama yaptı. Müsellemat demek karşılıklı uzlaşı üzerine tarafların ittifak ettiği kabul etmiş olduğu kaziyyeler/önermeler demektir. Bunların illa delille, kanıtla ispatlanmış olması gerekmiyor. Müsellemat dediği de öğrencilik döneminden itibaren insanların hocalarından büyüklerinden duyup kabul ettiği ve zaman içerisinde artık kendileri araştırma ve temellendirme kabiliyetini haiz olduktan sonra delillerle, ispatlarla doğruluğundan emin olacağı şeyler ama normalde daha küçük yaşlardan itibaren öğrencilerin hocalarından duyup kabul ettiği bilgiler ve önermeler anlamına geliyor.
 
En sonuncusu da nazariyyat yahut müberhenât; yani bilimsel araştırmalar, gözlemler neticesinde kanıtlanmış önermeler. Felsefe veyahut bilumum bilim dediğimiz sistem bu dört argüman türü üzerine oturuyor. Filozof kendilerini özellikle bu dört delil, argüman türü üzerinden ikisine istinâd ettiklerini söylerler; Bedihiyyat ve Müberhenat.
 
Descartes’ın nitekim kendisi de bizzat bütün felsefesinin, düşünce sisteminin fıtri, yaratılışsal son derece açık, net, bedihî dediğimiz açık net, üzerinde düşünme, araştırma veya gözlem gereği duyulmayan önermelere hakikatlere dayandırıldığını iddia eder.
 
İkinci olarak da nazariyyat veya müberhenat dediğimiz yani nazarla tefekkürle gözlemle bilimsel araştırmalarla ispatlanmış burhan düzeyindeki önermeler, bunlara dayandırırlar. Ve filozoflar özellikle dinle işlerinin olmadığını, bilgilerinin felsefelerinin düşünce sistemlerinin dinî delillere, verilere dayanmadığını söylerler ve bu manada dinî delillere meyletmenin, bu delillerden yararlanmanın bir filozofa yakışmadığını/yakışmayacağını söylerler. Acaba durum böyle mi, şimdi onu açıklayacak hocamız…
 
İcmalî olarak biraz felsefe eleştirisi yapıyor Saîd Abdullâtif Fûde Hocaefendi.
 
Filozofların iddiası çerçevesinde konuşuyoruz. İki hususa dikkat çekiyor.
 
Birincisi; Filozofların hemen hepsinin iddiası o ki, felsefe; bedihiyyat, doğruluğu sabit olmuş müsellemat, felsefî çevreler tarafından uzlaşı sonucunda kabul edilmiş önermeler ama doğruluğu sabit olan ispatlanmış olan, üçüncüsü de nazariyat yahut delillerle ispatlanmış olan önermeler. Az evvel ikiydi burada üçüncü olarak da müsellematı üstad ekledi.
 
Bütün bunların yani felsefenin bedihiyyatının doğru olduğu, gerçek olduğu hususunun tartışılmaz olduğu hususu neyle sabit? Nitekim Nietzschebütün bunlar üzerine ciddi ciddi itirazlar yöneltiyor, bütün parçasından büyüktür, nakîze birleşmez, birbirine muarız birbirleriyle çelişkili olan şeyler bir arada toplanmazlar vesaire gibi insanların bedihî kabul ettiği önermeleri bile sorguluyor ve bunların hakikat değil de tarihî bilincin önümüze koymuş olduğu şeyler olduğunu yani insanlığın tarihî hafızasının ve bilincinin kabulleri olduğunu söylüyor. Nietzsche’den az evvel de söz etmişti pragmatik felsefeyi anlatırken, Nietzsche’den pragmatik felsefenin pragmatikliği üzerinde duran bir isim olarak orada da adı geçmişti.
 
Dolayısıyla biz bedihiyyat iddiasını tartışıyoruz. Bedihî olduğunu yani yüzde yüz açık ve net tartışılmaz olduğunu neye dayanarak söylüyorsunuz? Oysa felsefi öğretiler, felsefî önermeler arasında birbiriyle çelişen o kadar çok bilgi var ki! Halbuki bedihî bilgilerde asla bir çelişme, tearuz söz konusu olmaz.
 
Bir örnek olarak da felsefesini bedihiyyat üzerine kurduğunu söyleyen Descartes’ın namütenâhi fikriyle, söylemiyle hocamız karşımıza çıkıyor ve Descartes, gördüğüm bildiğim bütün her şey sonlu olmasına mütenâhi olmasına rağmen, kendim de mütehâni olmama rağmen bende bir namütenâhi, sonsuzluk fikri var. Her şey, ben de dahil olmak üzere her şey mütenâhi olmasına rağmen neden insan olarak bende namütenâhilik fikri vardır? Namütenâhilik fikrini mütenâhi bir varlık olarak benim ihdâs etmiş olmam mümkün değil.
 
Dolayısıyla bu ancak namütenâhi olan, sonsuz olan bir varlık tarafından benim zihnime kazınmıştır sonucuna varıyor, bu sonucu hocamız ne kadar bedihîdir diye biraz spekülatif bir şey olduğunu adeta işgal edercesine sorguluyor, ikinci bir örnek veriyor yine Descartes’tan yani bedihiyyat üzerine inşa ettiği bilinç sisteminin tenkiti adına o da ALLAH yalan söylemez, kendi düşünsel arayışı neticesinde Descartes’ın böyle bir sağlama yaptığını, hakikatin idrakine vardığını biz kendi kitabından biliyoruz.
 
Orada Descartes “ALLAH yalan söylemez” önermesi üzerinden bütün bir idrakini kurduğunu ifade ediyor. Benim zihnimde oluşan bütün bu sorular ve bu arayış bütün bu önermeler yalancı, habis şeytanın zihnime salgıladığı şeyler olamaz ALLAH beni adeta yalnız bırakmaz, ALLAH beni kandırmaz diye son derece dinî ve ahlakî bir temele aslında felsefesini istinâd ettiriyor. Her ne kadar ben önermeleri bir dinî temele istinâd ettirmiyorum dese de. Çünkü şeytan kavramı da dinlerden alınmadır, normalde bizatihi felsefenin ortaya koyduğu bir şey değildir.
 
İkinci olarak da felsefenin mutlak doğru, hak iddiasını eleştiriyor üstadımız. Yine bedihiyyatla ilgili olarak eleştirisini az evvel arz etmiştim. Nazariyat, müberhenat yani kanıtlanmış teorik argümanlar, önermelerle ilgili olarak yine bedihiyyata benzer bir eleştiri ortaya koyuyor ve bedihiyatta nasıl birbiriyle mütearız, birbiriyle çelişen onlarca, yüzlerce felsefe ve felsefî görüşler varsa bu nasıl onların bedihi olmasını imkansız kılıyorsa burhanlarla kesin hüccetlerle sabit olmuş teorik önermeler olmasını da imkansız kılar diyor.
 
Dolayısıyla bizim felsefenin nazariyat mübahenesi üzerine tekrar bakmamız, üzerinde sorgulayıcı bir bakışta bulunmamız gerekir diyor.
 
Yine kendisinin Descartes’la ilgili yazmış olduğu bir makalesinden söz ediyor. Yani akılcığın güya modern dönemde kurucusu olan Descartes’ın aklî olmayan, laaklâni olan temelleri ‘Husus Laaklâniyye İnde fî Cart’ yani Descartes’ın akılcı sisteminde hiç de aklî olmayan, rasyonel olmayan bazı temel argümanlarını deşifre sadedinde yazmış olduğu bir makaleden. Bu sadette Mısır’da Descartes’ın felsefesini deşifre eden bir isimden de bahsediyor.
 
Burada Kant’a geçiyor. Şimdi bir başka örnek veriyor. Keza, felsefenin kendi düşünce sistemini ortaya koyarken içerisine düşmüş olduğu çelişkileri, tutarsızlıkları, çukurlar ifade sadedinde Kant’ın sisteminden örnek veriyor. Kant’ın salt aklı eleştirisinden istifade ile orada şu iddialarını gündeme taşıyor.
 
Kant mahza aklî delillerle ne ALLAH’ın, ne dirilişin, ne de ruhun ezeliliğinin ispatının mümkün olabileceğini savunuyor. ALLAH dilemiş ve ruhun ezeliliği inancının asla salt aklî delillerle ispatlanamayacağını savunuyor ve özellikle bir kemâl, kâmil insan, kâmil toplum yetiştirme sadedinde teorileri, çalışmaları, araştırmaları olan bir isim Kant ve bu sebeple vücub kavramına göre sorumluluk, yükümlülük kavramına geliyor Kant ve ‘yükümlülüğün kaynağı nedir’ problemi üzerinde uzun uzun duruyor. Bu problemi bizim dindar insanlar olarak, din müntesibi insanlar olarak ALLAH’ın hitabı, ALLAH’ın vahyi olduğunu söyleyemez, çünkü ALLAH’ın varlığının aklî olarak ispatının mümkün olmadığını söylemişti, dolayısıyla elindeki dayanak, temel çıkmış oldu bu bakımdan sorumluluğun kaynağının ALLAH olduğunu “hîtâbu’ş-şârî” olduğunu iddia edemiyor. Bu defa arıyor bütün insanlarda ortak sorumluluk, yükümlülük bilinci nasıl ispat edilebilir? Bunu kendisinin bulmuş olduğu insan üzerinden yani insan iradesi, insanın küllî iradesi, ortak, kolektif insan tercihi, iradesi üzerinden sağlamaya çalışıyor. Ancak burada bir boşluk var, bir tutarsızlık var. İnsan tekilleri her biri birer tekildir, cüz’i’dir, tikel varlıklardır. Bunların her birinin iradesinden nasıl külli bir irade, tümel, bütüncül, kolektif bir irade sonucuna varıyor orası tabii ki Kant’ın sisteminde, teorisinde bir tutarsızlık olarak karşımıza çıkıyor.
 
Küllî iradesini de şöyle açıklıyor: Hür insanların kendi hür iradeleriyle belli bir amaca belli bir noktaya yönelip orada uzlaşmalarıdır.
 
İrade-i Külliye’yi açıklama sadedinde getirmiş olduğu alt önermeler hep aslında mutlak hakikat olan dinden kaçışın kendisini içerisine düşürmüş olduğu handikaplardır ki, bunlar aslında kavram üretmektir. Yani Kant’ın burada yaptığı şeyin tam olarak adı kavram üretmektir. Vücub kavramı olsun, irade-i külliye kavramı olsun, bunlar kavram üretme çabasından başka bir şey değildir.
 
Gerek Descartes gerek Kant örneğinde de gördüğümüz üzere her ne kadar salt rasyonel temeller üzerine felsefelerini, nazariyelerini inşa ettiklerini söyleseler de filozoflar dinî kavramlardan yararlanmışlar, sadece bunları yeni, dinî olmayan, seküler kelimelerle ifade ettikleri için felsefelerinin önemli oranda seküler olduğunu hissettirmektedirler. İşte irade-i külliye kavramının ALLAH’ın iradesi kavramıyla bizde, kelâmdaki irade kavramıyla paralelliği unutulmamalı, “hitâbüş-şârî”, ALLAH’ın emirleri bununla paralelliği unutulmamalı ki bu irade-i külliye kavramı aslında demokrasi fikrinin de dayanaklarındandır. Bir başka kavram yine bu şekilde irade-i külliye yani az evvel ifade ettiğimiz gibi özgür iradeleriyle toplumun fertlerinin belli bir amaca belli bir hedefe, belli bir görüşe yönelip orada uzlaşı sağlamaları bizim usulümüzde geçen icmâ kavramı ile paralelliği burada dikkat çekiyor.
 
Her ne kadar açıkça bunu bizdeki şekliyle ifade etmeseler bile başka bir ifadeyle aslında benzer şeyleri tanımlamış oluyorlar. Nitekim icmâ üretmek yani konsensüs oluşturmak, uzlaşı sağlamak diye bir kavramı “sinâatü’l-icmâ/uzlaşı üretimi” olarak ifade ediyor, batı politikası batı siyasetinde böyle bir kavram var, uzlaşı sağlamak adına doğru-yanlış bütün araçları kullanmak suretiyle bir çabanın olduğunu siyasi bir durumun, gerçekliğin olduğunu biliyoruz diyor.
 
Fertler burada da aslında uzlaşı fertler üzerinde olan bir uzlaşı değil de daha çok devletlerin uzlaşısı yani siyasi politik bir uzlaşı söz konusudur ve bu uzlaşı neticesinde vücub, sorumluluk hak ve hukuk ortaya çıkıyor ve ondan sonra da bu sorumlulukları yerine getirmeyenler hak ve hukuka muhalif davrananlar da cezalandırılıyor.
 
Bu kavramlara baktığımız zaman aslında bizim temel dinî kavramlarımızla buradaki sistemle büyük oranda örtüştüğünü yahut bu sistemden bu kavramların alındığını her ne kadar salt rasyonel dense bile dinî kavramlardan beslendiklerini ama kendilerine göre bir kurgu, bir amaç ile bunları yeniden ifade ettiklerini görüyoruz. İşte bütün bu kavramların tahlilini yapacak, sorgulayacak ve bu kavramlar üzerinden bütün bu batı felsefesinin hâkim dünya görüşünün, sisteminin iliklerine kadar inecek olan bir düşünce sistemine bir ilme ihtiyacımız vardır ki ‘nedir o ilim’ sorusunun cevabını burada şimdi hocamız verecek.
 
İşte filozofların delillerini, kanıtlarını, burhanlarını, araştırmalarını, tezlerini vesaire hepsini gerek teorik gerek pratik planını gördük-ettik. Bunları bizim tekrar inceleyebilmemizi, eleştirebilmemizi bunun imkanını konuştuk. Peki hangi zeminde biz bunları ele alıp tenkit edeceğiz, eleştireceğiz, ayıklayacağız? Bunlar üzerinde iade-i nazar yapacağımız zeminin ilm-i kelâm, güçlü, köklü ilim dalları olarak ilm-i kelam keza ilm-i usul-i fıkıh olduğunu beyan ediyor. İlm-i Kelâm’ın incelemiş olduğu konular, mevzuu itibariyle felsefe ile paralelliğini, Usul-i Fıkhın da az evvel icmâ örneğinde olduğu gibi konu itibariyle yine felsefeyle irtibatlı olduğunu paralel olduğunu ifade etmiş olduk.
 
Kelâm ve Usul-i Fıkıh ilimleriyle bizim kendi kaynaklarımıza, kendi kavramlarımıza dayanmak suretiyle mevcut felsefi sistemi, kavramları pekala inceleyebilmemiz, eleştirebilmemiz ve sorgulayabilmemiz mümkündür.
 
Şimdi felsefe-kelâm farkına geliyor. Baştan beri taahhüt etmiş olduğu husus olarak Kelâm ve Felsefe arasındaki fark… Semerkandî’den, Ali Kuşçu herhalde ondan bir izahla konuyu açıklıyor.
 
Gerek felsefe gerekse de kelâm her ikisi de insan saadetini merkeze alıyor. Her ne kadar kelamda saadet-i dâreyn boyutu olmuş olsa bile, klasik felsefede de bu vardır. Konular itibariyle her biri soyut, nazari teorik meseleleri ele almış olsalar bile ancak kelamın felsefeden farkı temel önermelerini, aksiyonlarını dinden alır, nass’tan alır, şeriatten alır. Asla Taftezânî’nin ifade ettiği gibi Şer’i Şerifle çatışan, zarurât-ı diniyye dediğimiz dinde sabit olduğu belirtilen hususlarla kesinlikle çatışmaz. Felsefenin böyle bir sınırı, böyle bir hududu, böyle bir kaygısı yoktur. Felsefe ile kelâm arasındaki temel fark ilm-i kelâm’ın kaynaklarının delillerinin, önermelerinin dinden, nasstan/vahiyden alınmış olması, bununla asla çatışmamak gibi temel bir prensini kabul etmiş olmasıdır.
 
Bu izahtan sonra tarihten bu güne hep şu soru sorulmuş: bütün bunlarla ilgilenecek ilmin hangisi olması lazım? Hadis, Fıkıh, Tefsir ilimleri olamaz, bunların alanları, konuları sınırlıdır ve bellidir, dolayısıyla bu sadette teşkil etmiş olan ilim, ilm-i usuli’d-dîn, ilm-i kelâm, ilm-i tevhid ve’s-sıfat gibi çeşitli isimlerle anılan Kelâm İlmidir.
 
Kelâm ilmi de, İslamî ilimler içerisinde konu ve kapsamı itibariyle en genel olandır. Konusu da malumdur, yani bilinme şanından olan, bilgiye konu olan her şeydir.
Bilgi; İlm-i Kelam’ın konusu bilgidir. Ancak bilgiyi herhangi bir cihetle ele almaz, bir haysiyet kaydı vardır. Haysiyet kayıtları konuyu tahsis eden, daraltan bir fonksiyon görürler. Kayıt da şudur; bilgi gerek dini akidenin ispatına yarayan gerekse bu akideyi, bu akide konusunda kafa karıştıran şüpheleri def’e yarayan. Bilgiyi genel olarak kendisine kelâm ilmi konu olarak seçmektedir.
 
Bu itibarla kelâm ilmini sadece ve sadece dinî akideler, inanç esasları olarak görmek doğru değildir. Bu esasların yanında bu esaslara temel teşkil eden argüman teşkil eden bir şekilde nazarâ mukaddime sadedinde olan diğer meseleler. Bu meseleler tıptan olabilir fizikten olabilir, tabii ilimlerden olabilir, hangi ilimlerden olursa olsun yeter ki Akâid-i İslâmiyye’nin ispatı yahut şek ve şüphelerin def’i sadedinde ilm-i kelâm’ın konusuna girebilmiş, konusuyla bir şekilde paralelliği olmuş olsun. Bütün meseleler İlm-i Kelâm’ın muhtevasına dâhildir.
 
Bu bakımdan siz kelâm kitaplarında zaman zaman fizikle, astronomiyle ilgili cevher, hararet, eflak, hareket sükun vb. konuları görürsünüz. Bunları görmek sizi asla yanıltmasın, bütün bunlar dinî inanç esaslarının ispatı yahut bu konudaki şek ve şüphelerin izalesi sadedinde birer alettir, araçtır. Nitekim bu Kur’ân’da da temelini bulan bir uygulama, anlayıştır. Kur’ân’da da biz çeşitli peygamberlerin kavimleriyle, karşılarındaki kimselerle dinî akidelerini, tevhidi ispat sadedinde benzer yöntemlere başvurduklarını görüyoruz ki; Hz. İbrahim’in Nemrutla yapmış olduğu Bakara Sûresinde geçen tartışma çok manidardır. Keza yine kendisinin istidlâli, yıldızlara tapan kavmi karşısında onlarla yapmış olduğu münakaşa çerçevesinde yıldızların batıp gittiğini, ayın batıp gittiğini, güneşin de batıp gittiğini ve bütün bunların rab olamayacağını ifade ettiği o istidlâli de burada özellikle zikretmek gerekiyor.
 
İlm-i Kelâm’a ne kadar muhtaç olduğumuzu görüyoruz ve İlm-i kelâm’ın meşru olmadığı yönündeki iddiaların ne kadar çürük olduğunu görüyoruz. İlm-i Kelâm’ın meşrû hatta gerekli, hatta zarurî olduğu keza ale’l-itlak istisnasız bütün İslamî ilimler içerisinde de en şerefli, en değerli olduğu hususunu da altını çizerek böylece ifade edebilirim.
 
Çünkü diğer bütün ilimler aksiyomlarını ilm-i kelâmdan alırlar. Örnek olarak fıkıh ilmi neden bahseder; mükelleflerin halleriyle ilgili ahkâm-ı ilahiyyeden bahseder. Peki ahkâm-ı ilâhiyye’nin konuşulabilmesi için önce İlâh’ın, ALLAH’ın (cc) varlığının ispat edilmesi lazım, keza hâkim bir ALLAH tasavvurunun ispat edilmesi lazım vs… Bütün bunlar fıkhın işi değildir, fakîhin vazifesi değildir, bütün bunlar İlm-i Kelâm tarafından ortaya konulur, onun alanı, onun işi ve onun görevidir.
 
Burada biz kelâm ilmiyle Usul-i Fıkıh ilmine olan ihtiyacı anlamış olduk ve bu ihtiyaç sadece Müslümanlarla sınırlı değildir, bütün beşeriyetin bu iki ilme ihtiyacı vardır. Hatta manidardır İlm-i Kelâm’a duyulan ihtiyaç aynı zamanda kelâmın inkarcısı olanlar için de geçerlidir. Çünkü onlar için de kelâmın ortaya koymuş olduğu argümanların çürütülmesi hayatî bir mevzudur. Bunun için onlar da İlm-i Kelâm’ın ortaya koymuş olduğu argümanları bilmek ve yine aynı yöntemleri kullanmak suretiyle iptal etmek lağvetmek durumundadırlar.
 
Tabii başta unuttuğum bir husus vardı. İlk bölümün üç kısmı vardı. İlk iki kısmı burada arz etmiş oldu. Kelâmın tarifini verdi, felsefenin tarifini verdi karşılaştırmayı yaptı ve son, üçüncü bölüm; günümüzde kelâm ilmine neden ihtiyaç var, bu konu üzerine konuşuyordu.
 
Günümüzde sadece Müslümanlar için değil bütün insanlar için kelâm ilmine, Usul-i Fıkıh ilmine ihtiyaç vardır. Gerek kabul gerek itiraz gerekse muaraza tarikiyle olsun, argümanlarını, yöntemini kullanmak zorundadır bütün insanlar. Bu konuda bir örnek veriyor; William Ekreyt (?) Amerikalı bir Hıristiyan, bunun ateistlerle yapmış olduğu çok ciddî tartışmalar, münâzaralar var, ve kendisi “ben bu konuda susturucu, ikna edici delil bulamadım, Dinleri felsefeleri vs. araştırdım, bulduğum tek delil Müslüman Kelâmcıların kullandığı delil” diyor, -ki biz ona ‘Hudüs Delili’ diyoruz”- , bu delili buluyor ve “Allah’ın varlığının Kelâm’da geçen kozmolojik delili” olarak isimlendiriyor, bu delil aslında bizim alemin değişkenliği üzerinden, teselsül’ün de lânihâiliğin/sonsuzluğun iptali üzerinden aslında varmış olduğumuz Hudüs bilimidir. Bunu modern fizikçiler de teyit eden buluşlar ortaya koymuştur, işte Big Bang teorisi bunun açık örneğidir. Çok azınlık bir grup hariç, ekser fizikçiler ve bilim adamları Big Bang teorisini kabul etmek durmundadırlar, en azından itiraz edilemiyor, bütün bu alemdeki değişiklik, her bir değişiklik bir bidâyat, bir başlangıç gerçeğine bizi götürüyor. Bu konuda Adwing’in tartışmalarını kitaplarını (youtube’dan, internetten v.s.) araştırın bakın, ben söylüyorum diye değil, hakikaten Allah’ın varlığının kozmolojik delilini Kelâm ilminden aldığını açıklıyor. Buna fizikten bir örnek veriyor, Heisenberg ’den Kuantum fiziği sanırım. Alemde, evrende hiçbir şeyin kesin, belirli olmadığını, hiçbir şeyin determine edilemeyeceğini iddia eden bir görüş. Bir şeyin, bir maddenin, bir atomun aynı anda iki yerde birden olabileceğini iddia eden bir görüş, ki biz bunları kabul ediyoruz anlamında söylemiyoruz ama üzerinde düşünülesi konular olarak, örnekler olarak zikrediyoruz. A. Einstein büyük bir fizikçi olarak buna ısrarla karşı çıkmıştır. Heisenberg gibi Boe gibi birçok fizikçi, alemin belirli belirlenmiş olmadığını, sürekli değişebilir olduğunu, çok temel akım yasalarıyla bağımlı olmadığını iddia ediyor, ki bunların üzerinde tekrar tekrar kim araştırma yapacak, bunları kim sorgulayacak, mutlaka bunları sorgulayan, bunlar üzerinden iade-i nazar kılacak olan bir bilimin, ilmin olması gerekiyor, işte bu ilim de İlm-i Kelâm’dır. Günümüzde bu meseleleri ele alacak, tartışacak, ve buradan tevhidle alakalı olan meseleleri de ortaya çıkarıp tartışacak olan ilim de İlm-i Kelâm’dır.
 
Ben günümüzde Kelâm ilmine duyulan ihticâcı anlatmak sadedinde burada serden birkaç misâl, birkaç teoriye burada değineceğim. Bu konuların kelâmcılar tarafından maharetle ele alınıp tartışılması sorgulanması gerekiyor. Bunlardan birincisi, modern insanın kendini herhangi bir ülkeye, herhangi bir medeniyete, kültüre ait görmemesi, bunun sorgulanması araştırılması gerekiyor. Bunu da yapacak olan muhaddîs ya da fakîhler değil, Kelâmcılardır, İlm-i Kelâm’dır.
Keza Muhammed Alfon Cezayirli , Fransa’da eğitim görmüş bir filozof, o da Din’in tarihselliği iddiasını savunuyor ve dinin belli bir dönemde belli bir coğrafyada hakim olduğunu ve artık bunun hükümsüz olduğunu iddia ediyor, ki tarihsellik dediğimiz bu tezin mutlaka sorgulanması gerekiyor, eleştirilmesi, tartışılması gerekiyor ki bunu da yapacak olan yine Kelâmcılardır, İlm-i Kelâm’dır. Keza tam eşitlik söylemi modern bir söylem olarak karşımıza çıkıyor, ne anlamda tam eşitlik? Maddelerin kütleleri arasında bir tam eşitlik midir? Acaba hayat tam eşitlik esası üzerine mi kurulacak, yeterlilikler ve kabiliyetler üzerine mi kurulacak? Bütün bunların yine ilm-i kelâm ve kelâmcılar tarafından ele alınıp sorgulanması, bir neticeye bağlanması gerekiyor. Keza evrim teorisi, bunun da sorgulanması gerekiyor. Bütün bunları kelâmcıların yapması gerekiyor, başkalarının bunu yapması durumunda yer yer arızalara yol açtığını biz Türkiye’de görüyoruz.
 
Zaman zaman kardeşlerimiz bizim kelâm kitaplarında var olan ve hala tartışılmakta olan bazı meseleleri, mesela Allah’ın cisim olmadığı meselesi yönündeki ilm-i kelâm’ın önemli bir bölümünü oluşturan meselelerin tartışılmış olmasını İlm-i Kelâm için ve İslâm ilim tarihi açısından bir ayıp olarak, gereksiz lüzumsuz bir uğraş olarak görüyorlar, ki çok hatalıdır , evet Allah cisim değildir, cisme mahsus tüm özelliklerden münezzehtir, bunun o günlerde tartışılmış olması son derece anlamlıdır, “ve hatta size bir örnek vereyim” diyor hocamız, ez-Zaîl isimli bir seküler, Arap dünyasında, Allah’ın (cc) cisim olduğu görüşünü kendi teorileri içerisinde ispatlamaya çalışıyor. Dolayısıyla bu mesele tarihte kalmış bir mesele değil, bu meseleler hala bugün hortlatılmak isteniyor, sekülerler bile bu iddialardan yararlanıp bazı sonuçlara varmak istiyorlar, ki iddiası şu; “Allah eğer bir cisim olmazsa, biz cisimleri yaratmış olamaz, biz cisimleri yaratabilmesi için kendisinin de cisim olması, bir vaz’ı’nın olması gerekir, aksi takdirde cisimden ibaret olan bu alemle Allah’ın bir münasebeti bir alakası olamaz” sonucuna varıyor.
 
Hocam bu iddiaya diyor ki “Tam aksine cisim olursa alemin bir parçası olur, alemin yaratıcısı olamaz.” Şeklinde bir cümle ile bunu eleştiriyor ve “uzattım” diyerek özür beyan ediyor. Biz kendisinden asıl özür dileriz.
 
Bugün burada İlm-i Kelâm ile Felsefe karşılaştırması üzerinden günümüzde ilm-i kelâm’ın ehemmiyeti sadedinde çok değerli, yer yer detaylara inen, teknik boyutlara inen çok güçlü bir konuşma, bir konferans dinledik. Hepinize teşekkür ediyoruz.

Bir Cevap Yazın