Mealciler Nereye Gidiyor? – 3 | Kur’ân’da Nesh Var mıdır ?

Bismillahirrahmanirrahiym

Nesh meselesi modern zamanlarda zuhur etmiş bir tartışma konusu olsa da, geçmişte de bazı Bidât ehli alimler tarafından da kabul edilmemiştir. İslâm’da bazı iç ve dış etkilerle birlikte ortaya çıkan i’tikâdî fırkalardan birisi olan Mu’tezîle’den  –el-İsfahânî gibi- bazı alimlerin Nesh’i kabul etmediği bilinmektedir. Zira geçmişte Mu’tezîle’nin Nesh’i inkâr sebepleri ve metodu ile günümüzdeki Modernistlerin inkâr sebepleri ve metodu birbirinden farklıdır. Nesh meselesi, reddedenleri ve kabul edenleri arasındaki ihtilâflarla beraber, kabul edenlerin arasında meydana gelen mahiyet yönünden ortaya çıkmış ihtilâflarla birlikte, değişik, farklı veçheleriyle tartışılmış bir konudur.

Nesh konusunda “dış ihtilâf” olarak tanımlayacağımız ihtilâf türü yani Nesh’i reddedenler ve Nesh’i kabul edenler arasındaki ihtilâf aslında tamamen Kur’ân ve Sünnet anlayışındaki farklılıklardan ortaya çıkan bir ihtilâftır. Modern zamanlarda Neshi inkâr edenlerin genel Kur’ân ve İslâm anlayışlarına baktığımızda,  Nesh meselesini reddeden insanların aynı zamanda Nüzûl-i İsa(a.s.), Kadere İman, Recm meselesi, Kabir Azabı v.b. meseleler gibi Mütevatir ve/veya Sahih Sünnet ya da İcmâ ile sabit olan meseleleri de inkâr ettikleri görülmektedir. Şu halde söz konusu reddin temelinde yatan asıl sebep Sünnet’e, Hadislere ve Sahabe’nin din anlayışına arızalı bakış açısıdır. Bu bağlamda, Nesh meselesinin asıl üzerinde konuşulması gereken veçhesi bu arızalı ve şaşı bakış açısıdır. Bu arızalı bakış açısına sahip olan kişilerin/zümrelerin kullandığı en temel argümanlardan birisi Sünnet’in, Hadislerin ve dolayısıyla Hadisleri nakleden Sahabe ve sonrası kuşakların güvenilir olmadığı, Kur’ân’ın korunmuş olduğu fakat hadisler için böyle bir garantinin olmadığı iddiasıdır. Her ne kadar bu iddiayı sloganlaştırıp sürekli dillendirseler de, Kur’ân’ı aslında bilinçsiz ve usûlsüz bir okuma, anlama faaliyeti içinde oldukları apaçık ortadadır. Zira Hadislerin , Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu, vahyin denetiminde olduğunu bize açıkça bildiren bir çok ayet mevcuttur. Biz bu makalede bu ayetlerden bir kısmını zikretmekle iktifâ edip, meselenin detaylarını daha önce kaleme almış olduğumuz bir makaleye havale edeceğiz.
Resûlullah (s.a.v.)’in Sünnet’inin vahiy kaynaklı, vahyin denetiminde olduğuna dair delil teşkil eden ayetlerden birisi;
“Ey Peygamber hanımları, evinizde okunan ayetleri ve hikmeti hatırlayınız” (1) ayetidir. Ayet-i kerîme’den anlaşıldığına göre hikmet, ayetlerden ayrı ve okunan birşeydir. Buradaki hikmetin sünnetten başka birşey olması düşünülemez.

Bir diğer ayet ise; “Biz sana kitabı ve hikmeti indirdik ve bilmediklerini de öğrettik”.(2)
Bu ayet-i kerîmede ise, hikmet Kur’ân gibi indirilmektedir. Öyleyse sünnetin karşılığı olan bu hikmet
-anlaşıldığı üzere- vahyedilmektedir.

Yine bir başka ayette; “Ey Peygamber (s.a.v.) acele etmek için dilini hareket ettirme, onun (Kur’an) toplanması ve okunması bize aittir”. Biz sana onu okuduğumuz zaman onun kıraatına tabi ol, ondan sonra onun açıklaması yine bize aittir” (3)

Burada çok açık bir ifade ile Cenab-ı Hak, vahiy yoluyla Kur’an’ı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ilkâ ettikten sonra, Kur’ân’ın açıklamasının da Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla O’na ait olduğunu vurgulamıştır. Böylelikle Kur’an’ın beyanı olan sünnetinde vahiy yoluyla geldiği anlaşılmaktadır.

Örnek olarak zikrettiğimiz bu üç ayeti (Ahzâb/34, Nisâ/113, kıyâme/17,19) birlikte değerlendirdiğimizde, Resûlullah(s.a.v.) efendimize, önce Kur’ân ezberletilecek ve daha sonra ezberletilen Kur’ân açıklanacaktır, ayetin lafzından açıkça bellidir ki bu açıklama Kur’ân ayetlerine yönelik olduğu için,  Kur’ân dışında indirilen (yani vahyedilen) ve “hikmet” olarak tanımlanan başka bir vahiy türü vardır ve bu “hikmet” okunan, zikredilen bir vahiy türüdür. Bu eğer Sünnet değil ise nedir? Buna ne denirse denilsin, sonuç itibariyle Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in Kur’ân ayetleri dışında bir vahiy aldığı, ayetlerden de anlaşılacağı üzre apaçık bellidir.
(Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için şu makalemizi inceleyebilirsiniz; http://www.musellem.net/mealciler-nereye-gidiyor-2-gayr-i-metluv-vahiy-var-midir/  )

Peygamberimiz (s.a.v.), İslâmı bütün müesseseleri  ve kısımlarıyla tanıtan, anlatan, öğreten, tâlim
ettiren, onu Allah Teâlâ’dan alıp layıkıyla tebliğ eden, en ince detaylarına kadar hem vahiy hem de
vahyin kontrolünde olduğunda şüphe bulunmayan Sünnet ile mü’minlere ileten/ulaştıran elçidir.
Sünnet’in “gayr-i metlûv vahiy” olduğunu yani Kur’ân dışı bir vahiy ürünü olduğunu ya da vahiy denetiminde olduğunu yukarıda izah ettik. Nesh meselesine bakışta Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in dindeki konumunu, fonksiyonunu, şârî vasfını,  Sünnet’in vahiy ürünü olduğunu göz ardı ederek ortaya koyulacak bir anlayış her bakımdan problemli, arızalı olacaktır.

Müslümanların İslâmî eğitimi, terbiyesi ve inanç, amel, ahlâk  yönlerinden sağlıklı ve sağlam temellere oturması, dayandırılması ve ruhun, kalbin mâsiyetten, hastalıklardan temizlenip sekînete ve maddemânâ dengesine kavuşturulması için konulmuş kanunlarda, bir ölçü, bir denge ve bir sıralama olması elbette insanoğlunun kabiliyetinin, algısının, zihnî ve fikri gelişiminin zamana bağlı/bağımlı bir denge ile değişimine mebnîdir.
Nesh (nâsih-mensûh) meselesinin algılanışında, yorumlanışında, itirazcılar tarafından dikkate alınmayan birçok detaydan biri de budur. Hasta bir insanın uzun süreli tedavi sürecinde doktor, hasta olan insandaki değişimleri, gelişmeleri, farklılıkları gözlemleyerek kademeli bir şekilde ilacın dozunu
değiştirir ya da farklı ilaçlar verir. Hasta bir insanın maddi yapısının tedavisinde bir ölçü ve tedrice bağlılık nasıl ki en önemli faktör ise, insan neslinin ruhî tedavisi ve ictimaî tekâmülü için de vahiy en güzel metodu takip etmiştir.Bir zaman hastanın tedavisi için verilen ilacın aynı hastaya bir müddet sonra verildiğinde onu hasta yapması gibi, bir zaman insanların menfaatine olan bir
hükmün, bir zaman sonra onların zararına olması mümkündür. Ve böyle bir hükmü Allah’ın kaldırması hikmetinin ve merhametinin gereğidir. Bu “doktor-hasta” misali elbette meseleyi  daha iyi anlamak için verilmiş olsa da hastayı tedavi eden doktorun gözlemlerinde ve kararlarında isabet edememe, yanlış tedavi etme gibi olasılıklar mevcuttur. Allah Teâlâ’nın mutlak ilmi/bilgisi için ise zaman kavramı söz konusu olmadığı içindir ki, Allah Teâlâ’nın mutlak ilmi,her durumda ve meseledeki başlangıcı, gelişmeleri ve sonuçları, ezelde en mükemmel manada ihâtâ etmektedir.

Ulemanın, “nesh” ile “bedâ” arasındaki farkı vurgularken belirttiği gibi Allah Teala için, önceden bilinmeyen bir şey olması ve bunun sonradan bilinir hale gelmesi ve dahi buna bağlı olarak “fikir değiştirme” söz konusu değildir. O, olmuş, olan ve olacak her şeyi mutlak olarak bilendir ve esasen olmuş, olan ve olacak her şeyi “olduran” O’dur.

Hz. Âdem’den bu yana, insanoğlunun kabiliyeti, algısı, zihnî ve fikri gelişimi/değişimi ile paralel olarak nesh vâkıası gerçekleşmiştir. “Mâmin nübüvvetin illâ tenâsehat/ Her peygamberlik müessesesi nesh ile karşılaşmıştır.”(4) hadîs-i şerif’inin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de bu noktaya temas eden ayetler
mevcuttur. Şeriâtler arası nesh gerçekleştiği gibi, aynı şeriat içinde de nesh vakıâsı cereyan etmiştir.
İslâm şeriatında nesh olgusunun  zaman zaman vukû bulduğu vahyin nüzûlü sürecinde Resûlullah(s.a.v.)’in muhatapları arasında mü’minler olduğu gibi müşrikler ve ehl-i kitap ta mevcuttu ve bu çevrelerden nesh olgusuna karşı bazı olumsuz reaksiyonlar meydana geliyordu, bunu Kur’ân’ı Kerim şöyle vurgulamıştır;
“Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (öncekini neshederek) getirdiğimiz vakit  -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir-  dediler ki: sen ancak bir iftiracısın. Hayır, onların pek çoğu bilmezler.”(5)
Ayette dikkat çekilen “Allah Teâlâ neyi indirdiğini ve neyi indireceğini çok iyi bilendir” detayı Allah Teâlâ’nın cehil (bedâ) gibi sıfatlardan münezzeh olduğunu vurgulamaktadır ve nâsih-mensûh meselesindeki nesh olgusunun gerçekleşmesi, nâsih (nesheden) bir hükmün ortaya çıkışı, meselenin tamamen bize dönük olan yönüdür, Allah Teâlâ için ikinci bir hüküm hiçbir zaman yeni ve/veya
meçhul değildir.

İmam Serahsî,  nesh’in bir beyân (açıklama) türü olduğunu söylemiştir, ona göre mutlak bir emir ihtiva eden bir ayet indiği zaman bize nazaran o ayetin hükmü ebediyete kadar geçerlidir. Zamanı, mekânı, geçmişi, geleceği ve her şeyin hakikatini hakkıyla bilen Allah Teala, böyle bir ayetin hükmünü değiştiren başka bir ayet indirdiği zaman anlarız ki Allah Teala, evvelki ayetin hükmünün yürürlükte kalma müddetinin sona erdiğini beyan buyurmakta ve evvelki ayetin hükmünün, sonraki ayetin hükmü ile tebdil edildiğini (değiştirildiğini) bildirmektedir.(6)
Nesh meselesini vuzûha kavuşturmadan, birbiriyle alakalı olan Kur’ân ayetlerinin gereği gibi anlaşılması da mümkün değildir. Buradaki “birbiriyle yakından ilişkili Kur’an ayetleri” ifadesinden kastımız, özellikle ilk bakışta aralarında bir çelişki varmış gibi görünen ayetlerdir. Öyle ki, aynı konuda hüküm getiren ayetlerden birisiyle amel edildiği zaman öbürünün getirdiği hüküm askıda kalmakta, bir diğer ifadeyle, aynı konuda hüküm getirmiş olan bir kısım ayetlerin hepsiyle aynı anda amel etmek mümkün olmamaktadır.

Kur’ân’ı Kerim’in –diğer semavî kitapların aksine- 23 yılda peyderpey, ayet ayet nâzil olması da, insanoğlunun dinî gelişimi, değişimi, dönüşümü noktasında ilâhî bir ölçü, bir denge ve tertip olduğunun en mühim delillerinden birisidir. Cahiliye devri insanlarının bağımlı olduğu âdetleri, kuralları, alışkanlıkları bir anda değiştirmek için İslâm şeriati bir defa da nâzil olsaydı, bu ağır yüke tahammül edememeleri, yeni dinin hükümlerinden nefret etmeleri gibi bir durum söz konusu olurdu.

Bu sebeple hükümler kısım kısım gönderilmiştir, buna en iyi örneklerden birisi de İçkinin haram edilişi ile ilgili ayetlerdir. Bu ayetlerden -nüzûl sırasına göre ilki olan-  Nisâ/42 ayeti ve –ikinci sıradaki- Bakarâ/219 ayeti mensûh(neshedilmiş), son ayet olan Mâide/93 ise hükmü geçerli olan(nesheden) ayettir.Bu ayetlerin nüzûl sırasını bizlere bildiren yine Sünnet/Hadîstir. Sünneti/Hadisleri delil olarak görmeyen, bu delillere itibar etmeyen birisi, bu ayetlerin hangi sırayla nâzil olduğunu bilemeyeceği için mensûh bir hükümle amel etme olasılığı yüksektir ve böyle kişiler her ne kadar “biz yalnız Kur’ân ile amel ederiz” gibi içi boş söylemleri bayraklaştırsalar da, Nûzul sırasını bilemeyecekleri için Kur’ân ile amel etmiş olmazlar, ilk iki ayetten birisi ile amel ettiklerinde ise -tabir-i caizse- Peygamberimiz(s.a.v.)’in getirdiği şeriati bırakıp İsa(a.s.)’ın şeriati ile amel etmelerinden hiçbir farkı olmayacaktır.

Kur’ân’da nesh’e delâlet eden en kuvvetli delillerden birisi Nâhl/101 ayetidir; “Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (öncekini neshederek) getirdiğimiz vakit  -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir-  dediler ki: sen ancak bir iftiracısın. Hayır, onların pek çoğu bilmezler.”

Yine Kur’ân’da Nesh’e delil teşkil eden ayetlerden birisi de Bakarâ sûresinde geçen; “Biz nesh ettiğimiz veya unutturduğumuz bir ayetin yerine ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz.”(7) ayetidir.

Nahl/101 ve Bakarâ/106 ayetlerini birlikte ele aldığımızda, Kur’an’daki neshin, bir “beyan-ı tebdil” olduğu sonucuna varırız. Ki buna göre nesh, sonra gelen bir şer’î delilin, daha önce gelmiş bir şer’î hükmün hilafına delalet etmesidir ki, ilm-i ilahîye nazaran evvelki hükmün müddetinin sona erdiğini beyan, bizim ilmimize nazaran da, zahiren kıyamete kadar baki görünen o hükmün kaldırılması ve değiştirilmesidir. (8)

Bakarâ/106 ayetinin ifadesi, Kur’an’ın, daha evvel gönderilmiş semavî kitapları neshini anlattığı gibi, Kur’an ayetleri arasında da nesh olayının cereyan ettiğini anlatır özelliktedir. Çünkü ayetteki ifade umum bildirir.(9)  Nahl/101 ayeti ise açık bir şekilde bu umum’u ortaya koymaktadır.

Nahl/101 ayetinin nesh’e delâlet etmediğini ispat sadedinde ileri sürülen, bu ayetin mekkî olduğu ve neshe medar olan ahkâm ayetlerinin henüz inzâl olmadığı ve dolayısıyla bu ayetlerin neshe delil olmayacağı, söz konusu olan “değiştirme”nin ayetler arasında gerçekleşen “takdim-tehir” gibi bir tertip değişikliği olduğu iddiası ve yine bu ayetle ilgili bir başka iddia olan bu ayetin zaman ve makân değişikliğini ve buna mukâbil risâleti işaret ettiği iddiaları bazı vechelerden bâtıldır.

Öncelikle bu ayetin mekkî olduğunu Kur’ân’dan değil rivâyetlerden bilinebilmektedir, dolayısıyla bu ayetin mekkî olduğunu bildiren rivâyetlere güvenip te, Kur’ân’da nesh gerçekleştirdiğini bizlere bildiren sahih rivayetlere güvenmemek usûl ve mantık açısında tutarsızlıktır. Ayrıca söz konusu bazı rivâyetler mekke döneminde (mi’rac hadisesinden önce)  Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mekke’de iken iki rekât sabah, iki rekât da akşam vakti olmak üzere günde iki vakit namaz kıldığını anlatmaktadır. Bu, tamamen ahkâmla ilgili bir husustur. Buna dair daha başka örnekler de verilebilir. İmam Şâtıbî bu konuda şöyle der: “Şeriat ahkâmından Mekke’de inmiş olanların genellikle dinde küllî ahkâm ve kavaid-i usuliyye cümlesinden olduğu takarrur ettiğine göre, bu durum, Mekke’de inen ahkâmın çok değil, az olmasını gerektirir…”(10).

Ayet hakkında ortaya koyulan bir başka iddia olan, ayette vurgulanan söz konusu “değiştirme”nin ayetler arasında gerçekleşen “takdim-tehir” gibi bir tertip olduğu iddiası gelince, herşeyden önce ayete siyâk-sibâk bütünlüğünde baktığımızda böyle bir yorumun mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Zira ayetin devamında, inkârcıların, Hz. Peygamber (s.a.v)’i iftiracılıkla suçladıkları ifade edilmektedir. Dolayısıyla eğer bu ayeti, Kur’an ayetlerinin, içinde yer aldıkları surelerdeki yerlerinin değiştirilmesini anlattığı şeklinde yorumlayacak olursak, burada inkârcıların bu tepkisine ve itirazına bir anlam vermemiz mümkün olmaz. Bu açıklama, söz konusu ayetin “takdim-tehir” gibi bir tertibi anlattığı şeklindeki yorumu geçersiz kılmaktadır.

Yine Nahl/101 ayeti hakkında bir diğer itiraz olan ayetin şeriatler ve Peygamberler arası bir risâlet değişikliğini işaret ettiği iddiasına gelince, ayetin bağlamı ve devamı bu iddiayı da geçersiz kılmaktadır. Zira ayetin devamında  – 105. ayete kadar gidildiğinde –  hep inkârcıların Kur’an ayetleri hakkındaki itirazlarının cevaplandırıldığı ve meselenin tamamen Kur’an ayetleri etrafında işlendiği görülecektir.
Kur’ân’da Nesh olmadığını iddia edenlerin itirazlarını şöyle toparlayabiliriz;
a- Onlara göre, Kur’ân ayetleri arasında Nesh ilişkisi yoktur. Mevcut Kur’ân’ın bütün ayetlerinin hükmü vardır ve geçerlidir. Bu hükümler arasında şu an uygulanmayanlarla ise zamanı geldiğinde ve şartlar elverdiğinde amel edilebilir.
b- Nesh’i kabul etmeyen bazı kişilere göre Kur’ân’ın bazı ayetlerde anlattığı Nesh kendisinden önceki ilâhî kitapların hükmünü kaldırmasıdır, bazılarına göre ise böyle bir şey de söz konusu değildir ve bu iddia Kur’ân’ın ruhuna (!) terstir.
c- İtirazcılara göre, Kur’ân’da neshedilmiş ayetler bulunduğu iddiası Kur’ân’ın veya Peygamber(s.a.v.)’in değil alim denilen bazı kimselerin Kur’ân’a uyguladıkları ya da Peygambere atfettikleri düşüncelerdir.

d- İtirazcılar yine, bazı ayetlere (11) dayanarak Kur’ân’da çelişki olmayacağını, dolayısıyla neshin mümkün olmayacağını ileri sürüyorlar.

e- İtirazcılar yine “Allah kendi hükmünde hiçkimseyi ortak kılmaz”(12) ayetine ve “Hüküm yalnızca Allah’ındır.”(13) ayetine dayanarak Peygamber(s.a.v.)’in Farz kılma, haram,helal hükmü verme ve bazı ayetleri geçersiz kılma yetkisine sahip olmadığını ileri sürerler.

Bu iddialardan ilkini ele aldığımızda, Eğer Hz. peygamber (s.a.v) döneminde yazıya geçirilmiş olan ve bize kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiş bulunan Kur’an ayetleri arasında nesh cereyan etmemiş ise ve dahi Kur’an’daki her ayetin uygulanacağı bir zaman ve zemin var ise, bazı ayetleri açıklamak, izak etmek müşkil bir durum halini alacaktır. Mesela Bakarâ/219 ayetinde “Sana şaraptan ve meysirden soruyorlar. De ki: “O ikisinde büyük günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günahı yararından büyüktür….” buyurulmaktadır. Bu ayette şarabın haram kılınmadığı, aksine onun birtakım faydaları olsa da, günahının yararından büyük olduğu ifade edilmektedir. Nesh’i kabul etmeyen bazı kimseler, yazdıkları meâllerde de bu ayetin şarabı haram kıldığına dair herhangi bir şey söylememektedir.(14) Buna göre İslam’ın, hamr ve meysir hakkındaki “son hüküm” olan haramlık hükmünden önce daha değişik bir hükmü olduğu itirazcılar tarafından  zımnen kabul edilmektedir.

O halde  “ Kur’ân’da nesh yoktur, Kur’an’daki her ayetin hükmü vardır” diyenler  hamr ve meysirin haram olduğunu bildirmeyen yukarıdaki ayet ile amel edilebileceği görüşünde midir?

Yine itirazcıların iddiasına göre, içki ile ilgili ayetlerden bir diğeri “Ey iman edenler, ne dediğinizi bilmeniz için sarhoş iken namaza yaklaşmayınız”(15) ayetinin de bir hükmü olmalıdır. Dolayısıyla müslümanların sarhoş olmalarının değil, sarhoş iken namaza yaklaşmalarının yasak olduğu bir zaman veya ortam bulunabilir yahut kişi sarhoş olmadıkça ve ne dediğinin farkında oldukça içki içtiği halde namaz kılabilir iddiasında bulunulabilir mi?
Birisi çıkıp da, “hamr ve meysiri kesin olarak yasaklamayan ayetlerin de uygulanacağı zaman vardır” diyecek olursa, itirazcılar buna itiraz edebilirler mi?

Kur’ân’da nesh’e delil teşkil eden daha doğrusu nesh’in vukû bulduğu bir diğer örnek ise  enfâl 65. ve 66. ayetlerdir. Bu ayetlerden ilkinde mü’minlerden 20 sabırlı kişinin, ikiyüz kâfire galip geleceği, yine mü’minlerden sabırlı 100 kişinin de 1000 kâfire galip geleceği bildirilmektedir. Ancak hemen bir sonraki ayette sabreden 100 kişinin 200 kafire galib geleceği, 1000 kişinin de 2000 kafire galib geleceği bildirilmektedir. Kur’ân’da nesh’i kabul etmeyen mu’tezilî alim el-İsfahâni’ye göre bu ayette nesh olmadığı, ilk ayetin bir emir bildirmeyip durum bildirdiği söylense de bu durumda 66. ayetin başındaki ““Şimdi Allah yükünüzü hafifletti ” ifadesinin izahı mümkün olmamaktadır.  Zira açıktır ki, eğer bir hüküm hafifletilmiş ise, onda, hitap ettiği kitleye yönelik olarak açık bir değişiklik yapılmış demektir. Yani daha önce “ağır” olan bir hüküm kaldırılarak, yerine ondan daha hafif olan bir hüküm konulmuş ise, burada ağır olan hükmün yürürlükten kaldırılması söz konusudur. Prensip olarak bunun tersi de böyledir. Yani eğer daha önce hafif bir hüküm mevcut iken, bilahare o hüküm, başka bir ayet ile ağırlaştırılmış ise, orada da bir nesh hadisesi vuku bulmuş demektir.Buna örnek olarak ta Nisâ sûresinin 15-16 ayetleri ve 20. ayetlerindeki “zinanın hükmü”nün değişmesi zikredilebilir.

İtirazcıların ileri sürdüğü bir diğer iddia olan “Hüküm koymanın Allah’a ait olduğu” ve “Kendi hükmüne hiçkimseyi ortak etmediğini bildiren ayetlere dayanarak ortaya attıkları iddialar ise, Peygamber efendimiz(s.a.v.)’in  Şârî vasfının inkârı ve Sünnet’in vahiy kaynaklı olmadığı kabul ve iddiasından kaynaklanmaktadır. Yukarıda bu iddiayı iptal eden bazı ayetler zikretmiştik zaten.

Yukarıdan beri verdiğimiz örnekler ve deliller açıkça gösteriyor ki, Kur’ân’da Nesh olduğu vâkîdir.

Burda bir noktaya daha dikkat çekerek yazımızı sonlandıralım; birtakım müfessirlerin (özellikle mütekaddimun müfessirlerin) ve nâsih-mensuh konusu ile ilgili olarak eser veren müelliflerin, Kur’an’daki mensuh ayetlerin sayısı hakkında abartılı rakamlar zikretmeleri ve farklı sayılar ortaya koymaları, bu alimlerin  “nesh” kelimesine yükledikleri anlam farklılığından kaynaklanmaktadır.
Alimlerin, mensuh ayet sayısındaki ihtilafı, Kur’an’da hiç mensuh ayet bulunmadığının delili olarak kullanılamaz.

Bir sonraki yazımızda, Nesh’i kabul eden ulema arasında sadır olan, Sünnet’in bazı Kur’ân ayetlerini neshedip edemeyeceği konusundaki ihtilaflara ve Neshin mahiyeti konusundaki ihtilâflara değinelim inşallah.

Ve’sselâmu âlâ meni’t tebeâl hudâ

Şükrü Yaşar
11.08.2015


Dipnotlar:

1- Ahzâb, 34.
2- Nisâ, 113.
3- Kıyâme, 17 – 19.
4- Müslim, zühd, 14; Ahmed b. Hanbel, IV, 174.
5-Nâhl, 101.
6- Bkz. es-Serahsî, “Usûlu’s-Serahsî”, II, 54.
7- Bakarâ, 106.
8- Elmalılı, “Hak Dini Kur’an Dili”, I, 460.
9- Elmalılı, “Hak Dini Kur’an Dili”, I, 459.
10- “el-Muvâfakât”, III, 78.]
11- Örnek; Fussilet/42, Nisâ/82
12- Kehf/26
13- Yusuf/40
14- Bknz: Süleyman Ateş, “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri”, I, 215.
15- en-Nisâ, 43.

Bir Cevap Yazın