Bakkal Muhabbetleri – 4

…..

Akıllararası seyahatlerimden birinde karşılaştığım ve ciddî mânâda dikkatimi celbeden/cezbeden ve cezbettiği oranda da önemsiz olan bir konu vardı ( “di”li geçmiş zaman eki var burada).
Hani sizlere daha önce bahsettiğim  Mao’nun “Voytung” hadisesinin devamında anlattığım Gandhi’nin devrim yürüyüşü hikayesinin sonunu “öncüler daha cesur takılırlar ama öldürülme olasılıkları en az olanlardır” diyerek bitirmiştim, işte sonradan onun bitmediğini farkettim.
Evet, Mao’nun dediği gibi ‘Yol her zaman beklediğinizden uzun sürer’
“Doğru söylüyorsun” dedi yanımdaki dilsiz adam, belli ki yine sesli düşünüyordum oturup vapuru beklediğim köhne bankta.. Yıllar yılı herkes o’nun kör olduğunu sanmış. Kör olmadığını görememişler ve yine yanılmışlardı,  yanılmışlıklarını yinelemişlerdi de denebilir ama bu gerçeğin façasını değiştirmez. Zaten hangimiz değiştirebildik ki, az buçuk gayri safî millî hâsıla telaşlanmalarını ?…  Adam kör değildi ve herkes buna Fransız kalmıştı bariz bir görünene kör kalarak…  Daha önce söylediği kadarıyla, annesi bir Fransızmış bu dilsiz adamın, ama kendisinin Fransızca bilmeyişi dilsiz oluşuna bir dilsizlik daha katmıştı.  Ve az sonra girizgahını yapıp anlatacağım bu hikaye bu kez bakkal’da geçmiyordu.

“Devrimler ve toplu kalkışmalarla ilgili bir başka özellik Fransız ihtilalinde göze çarpmaktadır” dedim vapurda martılara simit fırlatan pos bıyıklı adama… Ama orda (hatta vapurda) pos bıyıklı bir adam yoktu, o yüzden duymazlıktan geldi, hiç oralı olmadı (nereliyse artık). Ben konuşmaya devam ettim vapurla karşıya geçerken, ne tesadüf ki vapur da karşıya geçeceğini söyleyince vapurla beraber geçmeye kadar verdik.

Bilindiği gibi Fransız ihtilalinin öncüleri küçük burjuvalardır ve köylüler tarafından tufaya getirilmişlerdir. Fransız ihtilaline Fransa dışından katılınmasına Fransızlar izin vermemişler ve Fransız olmayanlar Fransız ihtilaline Fransız kalmışlar böylelikle… Oysa İspanya iç savaşında durum bunun tam tersidir. Birçok komşu veya komşu olmayan ülkeden devrimciler serbestçe bu iç savaşa katılarak “iç savaş”ın niteliğini değiştirip “iç-dış savaş” haline devşirmişlerdir bu olayı. Başlangıçta dil konusunda kimi çıkıntılar, çalkantılar yaşayan bu turist statüsündeki devrimciler için pratik sözlükler bile hazırlanmıştır. “Teslim ol” , “Silahımı Geri Ver” , “O benim bacağım” veya “Bu tuvaleti kim bombaladı kardeşim, nereye şeyapcas biz şimdi?” gibi günlük hayatta çok kullanacakları cümleler daha havaalanındayken kendilerine öğretiliyordu.

Yine bilindiği gibi; gelmiş geçmiş tüm devrimcilerin en önemli ortak yanı, önce kavga/savaş çıkarıp sonra sürekli barış istemeye başlamalarıdır.

Adına “isyan” , “devrim” ya da “kalkışma” ne derseniz deyiniz, hepsinde sinirli, gergin ve stresli bir kalabalık vardır. Herkes sürekli bağırdığı için de hiçbirşey anlaşılmaz. Dolayısıyla bir anlaşma/uzlaşma ortamı da kendiliğinden ortadan kalkar. “Örneğin?” dedi orda olmayan pos bıyıklı adam..
“Örneğin, Alman Komünist partisinin mitinglerine katılımın çok az olmasının nedeni bu gürültü sorunudur” dedim ve devam ettim; Alman işçiler doğal olarak hep bir ağızdan Almanca bağırdıkları için çekilmez bir koro oluşmuştur. Bütün dünya halkları şunu bilirler ki Almanca yüksek sesle konuşulacak bir dil değildir, insanı duyma yetisinden soğutacak kadar iticidir. Bu sebeple Almanlar şiir yazdıklarında sesli okumazlar, tüm romantizm yer ile yeksan olacağı için. Sırf bu yüzden ilk komünist partisi Almanya’da kurulduğu ve Karl Marks bir Alman olduğu halde Almanya’da asla devrim olmamıştır. Öte yandan Rusça da sadece bağırıldığı zaman bir dilmiş gibi durduğu için Ekim Devrimi yapılabilmiştir. “Ekim Devrimi hangi ayda yapılmıştır” sorusu bir beyinsiz için bile kolayca yanıt üretilebilecek bir sorudur; Ekim ayında !

Evet ama asıl sorulması gereken soru neden Ekim ayında olduğudur. Sebebi aslında açık; Ekim ayı Rusya’nın son şansıdır zira Kasım dedin mi kar başlar. Bir devrim için en uygun hava koşulu ne çok sıcak ne de çok soğuk bir havadır. Hatta belki biraz serince bir hava tercih edilebilir zira asilerin gevşemesini önleyecek, onları diri tutacak soğukça bir esintinin mücadeleye katkısı vardır. Bütün isyanların bir diğer ortak özelliği ise mazlumların zalimlerin keyfini kaçırmak için ellerinden geleni yapmalarıdır. Ama asiller hiçbir zaman ihtilallerden hoşlanmamışlardır. Zaten hiçbir asil hiçbir gürültülü kalabalıktan hoşlanmaz.

Mesela Rus çarı, ki başka hiçbir ülkenin çarı yoktur bu sebeple ‘Rus çarı’ tanımı mantıksızdır, kesinlikle Ekim devrimine karşı çıkmış, büyük tepki alınca da hiç olmazsa devrimi bir sonraki ekime kadar ertelemek için elinden geleni yapmıştır. Çünkü mazlumlar zalimleri komik duruma düşürmek isterler.

“Son cümlene katılmıyorum” dedi orda olmayan pos bıyıklı adam. “Farketmez olan oldu” dedim,  hiçbir para yığınının satın alamayacağı dünyanın en büyük ve en güçlü sigorta poliçemi tazeleyip yani “Ayet-el Kürsî” okuyarak bindiğim vapurun hangi karşıdan hangi karşıya geçtiğini düşünürken…

İstanbul’da kim kime niçin karşı konusu bir tarafa, coğrafî olarak herkesin karşı kıyıya “karşı” dediği bu şehrin rutubetiyle ilk tanışma anını yaşadığım için hangi karşıdan hangi karşıya gittiğimi bilmiyordum İstanbula ilk gittiğimde.
İstanbula ilk gittiğinizde, biraz arabesk ve fiyakalı bir romanın içinde hissettirir sizi. “Merhaba İstanbul” dersiniz o romanın karizmatik kahramanının ağzından… İstanbul’a  büyük bir heyecanla ilk kez misafir olarak gelen –benim gibi- insanların, İstanbulu biraz gezdikten sonra aklında ilk beliren tesbit hep şu olmuştur; İstanbulda yaşamayı haketmeyen birçok insan yaşıyor İstanbulda…
Maalesef İstanbul ile ruh uyuşmazlığı yaşadığı halde ısrarla İstanbul’da yaşayan bu ruhsuz insanlar yığını, dilimin kayganlığına nicedir yuva yapmış bir Necip Fâzıl şiiri mırıldanmama vesile oluyordu;

“Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!

Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…

Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu.

Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.

 

Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından

Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

Ana gibi yâr olmaz İstanbul gibi diyâr;

Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sümbül kokan,

Türkçesi bülbül kokan,

İstanbul…”  

Vapur, dünyayı kurtarmak için on saniyesi kalmışçasına aceleyle, yanaşmasını tamamlamadan kendini betona atan yüzlerce insanı indirirken beni içeride unuttu. Ben, son durakta ineceğini iyice bellemiş, başka alternatif düşünmeyen saf yolcusu vapurun…

Avrupa’nın bitip Asya’nın başladığı yere, bu muazzam buluşmaya yakışır şahane bir hediyedir İstanbul Boğazı. Dünyada bir eşi daha yoktur. Olmayacak ta… Bir gören bir daha unutamaz… Şiir yazdırır en şiire sağır olana… Bir deniz olmadığı halde Marmara’ya “deniz” denilmesi ayrı bir absürt durumdur ve çok sevdiğim bir şiirde ne de güzel dile gelmiştir bu absürt durum;
“Sende deniz misin be Marmara!..
 Hiç kızıp köpürme ama, 
 Hiç deniz görmesek yutardık belki Marmara…
 Yani iki boğaza bakıyorsun diye deniz diyorlarsa sana,
 Canına okurum ben böyle işin!…
 Ben evde altı boğaza bakıyorum,
 Hem de ay ortası biten bir maaşla…”

Ben aklıma gelen bu şiiri mırıldanırken, o an orda olmayan hatta vapurda bile olmayan pos bıyıklı adam “Tamam bizim burası da metropol şehirler, otobanlar filan Avrupa gibi olsun… Elektrikli tren kıyaklığı bize de gelsin ama birileri bizi fikren rahatsız ederse, canımızı sıkarsa, kodum mu oturtturma özgürlüğümüz de olsun, dii mi…” dedi.

Yalnız ve devalüe edilmiş, Batı ile Doğu’nun tam ortasında ama ne tam manasıyla Batı’lı ne de tam manasıyla Doğu’lu olabilmiş bir şehir şimdilerde Şehr-i İstanbul…
Ve İstanbulda yaşamayı haketmeyen ama İstanbulda yaşayan, bedeninde moloz ya da kalas kıvamında ruh taşıyan insanlar yığını…

 


Şükrü Yaşar
4 Mart 2018

Bir Cevap Yazın