Bakkal Muhabbetleri – 3

Yine yağmurlu bir akşamüstü bakkala gitmeye hazırlanırken bir de baktım ki kronik baş ağrım hafif hafif “ben geldim” diye fısıldıyordu sinir uçlarıma, bu da yetmezmiş gibi bugün kesinlikle sinir bozarak güldürmeyi deneyen bir komedi filminin içindeydim: Asansör bozuktu !! Ve ben 9. kattan aşağıya doğru alık alık bakıyordum, Asansörse zemin katta derin bir sessizlik içinde inzivanın tadını çıkarıyordu. Gitmem gerekiyordu, çünkü sigaram yoktu ve ayrıca ekip kesin toplanmıştı bakkala, muhabbeti, buluşmayı kaçıramazdım. Bu akşam kim bilir ne geyik muhabbetleri dönecek Selami bakkalda. Kim bilir?.. O muhabbetlerin kapsama alanına girmem gerek…

Buluşma demişken, Türkçede en sık taciz edilen sözcüklerden biri de “buluşma”dır. Radyoda buluşuruz, ekran başında buluşuruz, yeniden buluşmak dileğiyle ayrılırız… Buna ek bir şıklık daha var: Bundan böyle SİZLERLE buluşacağız. Sizler ne demek? Siz zaten çoğul bir ifadeyken “sizler” ne oluyor? Sizler siz’den daha mı çok yani?

Ben bu soruları düşünürken bir yandan da 9 kat merdiveni iniyor ve bunun geri çıkışının tedirginliği sinirlerimi yay gibi germeye hevesleniyordu. Apartmanın kapısından çıkacakken, Yönetici Mehmet aga… Gözlerinde gecikmiş bir yakıt parası talebi, bende ise bozuk yok… Benim için o sırada olay yerinde Mehmet aga da yok… Yürüdüm…

Bazen böyle eğlenceli, muhabbetli, keyifli bir ortamda bulunursunuz ya…
İşte öyle bir ortamda, araya bazen giren kısa sessizliklerden faydalanıp, heyecanın muhabbetin temposu düşmesin kaygısıyla birisi durup dururken bir fıkra anlatma girişiminde bulunur, sonra onun arkası gelmez tabii… Herkes bildiği tüm fıkraları anlatmak için sıraya girer, daha üstün performans sergilemek için olağanüstü çabalar sarfedilir, eğer yöresel bir fıkra ise, şive yapılmaya çalışılır ve çoğu zaman kafayı duvara vurdurtacak kadar plastik bir kıvamda durur o yapmacık şive yapma girişimleri. Zaten birşeyleri istemsiz “yapma” girişimleri “yapmacık” seviyesinde kalır çoğu zaman, orijinaliteden mahrum..

Selami Bakkal’ın kapısından içeri daldığımda böyle bir manzara ile karşılaştım birden. Sanırım ben içeri girmek üzreyken, sosyalist Hayan abi bir fıkrayı bitirmişti ve İbraam aga ile Bakkal Selami kikirdeyip duruyordu. Bizim çorbacı Hüsnü de takılmış bugün gruba. Eğer bu tür geyik muhabbetleri fıkra anlatmaca moduna geçtiyse, çekilmez bir hal alır. İlk fıkrayı anlatan insan kişisi, fıkrayı bitirdikten sonra gülüşmelerin devrinin düşmesiyle oluşan sessizlikte herkes anlatacak fıkra düşünürken, “Lazın biri” diye girer birisi ve ihaleyi alır, aslında lazları da pek tanımayan ihale sahibi, ihaleyi aldıktan sonra ne anlatacağını düşünür, zihnindeki arşivden laz fıkralarını filtrelemeye başlar…

Herkes bir anda ona yöneltir dikkatini ve gülmeye hazır bir kıvamda… Aynen az sonra İbraam aga’nın fıkra anlatma girişimi gibi…

“Biliyorsak niye anlatıyorsun kardeşim”in karşıtı olan o çok bilindik klasik cümle ile ihaleyi aldığı yerden toparlar acemice bir manevra ile; “Bak biliyorsanız anlatmayayım… ehe ehe”

Klişesiz kal, klişe yetmezliğine mâruz kal İbraam aga !… Ülen sanki “Laz’ın birisi…” cümlesiyle başlayıp ta bilinmeyen bir fıkra kaldı piyasada…
E hadi o zaman, anlat bakalım…

*****************************

Daha önce, zaman zaman ısrarlı davet üzerine kaldığım öğrenci evlerinde yaşadığım bu tür fıkra muhabbetlerinden birisi geldi aklıma şimdi; üstte bahsettiğim şekilde başlayıp gelişen fıkra muhabbeti şöyle devam etmişti;
Yine “lazın birisi birgün…” sözüyle ihaleyi alan ve gözlüklü ve salak (gerçi gözlüksüz de gözlemledik yine salak tı) bir arkadaş fıkra anlatma girişiminde bulunmuştu ancak hikayenin sonunda anlattıkları hiç te fıkraya benzemiyordu…
“Iıııı… yalnız efenim, fıkraya başlamadan önce şunu sormam elzemiyet ifade ediyor benim için. Şöyle ki; fıkrayı düz mü anlatayım yoksa şiveli mi anlatayım ikilemi yaşıyorum içimde şu an ve bunun daha uzun sürmemesi için sormam gerekiyor; potansiyel olarak şu an hangisine daha çok gülebiliteniz var? Düz mü olsun Şiveli mi? ”

“Sen bize iki versiyonun da demosunu yap bi görelim…” dedim,
“İşte ben şive bilmiyorum aslında, şimdi fıkrayı düz anlatırsam da komik olmayacak pek, yani gülünebilirlik oranını düşürmüş olacağım şive kaybından dolayı ve beklentiler düşecek muhtemelen. Onu şeyetmek için şeyaptım aslında..”
Yav dostum şu an herkes gülüyor, genel bir gülme hali var havada, sen gülüşmelerin üzerine anlatacaksın fıkrayı zaten. Hazır gülüşmelerin şiddeti düşmeye başlamadan hemen çıkar aradan fıkranı bence…

“Hangi fıkrayı efenim?”

(buraya döneceğim, şu an aklıma başka bir şey geldi, niye geldiğini de bilmiyorum; Son dönemde sağanak halinde üretilen hafta sonu ekleri bütün wc’leri (water closed’tır açılımı, aslında ben tuvalet, ayakyolu, helâ, yüznumara gibi isimleri seçmek isterdim buraya) kuşatıp ülkenin entelektüel hayatına ağır bir darbe indirdi ama yine de hiç yoktan iyidir. Çünkü okunacak bir şeyin olmadığı wc’lerde kitap kurtlarının çektiği eziyeti ben bilirim. Bu yüzden mesela ben OMO’nun hangi fabrikada ve hangi kimyasal bileşimlerle üretildiğini de bilirim. Listelerde yer almasa da en çok okunan yapıtlar arasında deterjan kutuları önemli bir yer tutmaktadır.)

Hangi mi fıkrayı ? Yav “Laz’ın biri” diye aldın ya ihaleyi…

“Haa, yoooo kafamda henüz belirmiş bir fıkra yok, mu desem yada aslında uzun cümlelerin verdiği hararetten dolayı unutmuş ta olabilirim, bilemiyorum.. Tam emin değilim, ama çok komikti hatırladığım kadarıyla…”
(Bu son cümledeki “çok komik” sözcüğü dinleyenler için bir ön vaat kabul edilip, devri düşmüş olan gülüşmelerin devrini bir vites arttıracak kadar yükseltir, köprüden önceki son çıkış gibi…)

Ama bu da tam olarak işe yaramaz, herkes yanındaki ile konuşmaya başlar o esnada…

“Tamam tamam anlatıyorum… Herkes buraya odaklansın lütfen !…
Aslında anlatacağım bir fıkra değil… Fıkramsı desek daha doğru olur, “fıkra” gibi ama yapısal olarak pek fıkra sınıfına girmeyecek bazı nitelikleri hâiz..”
“Hâiz mi? O nedir yav? Fâiz gibi bir şey mi, gereksiz fazlalık manasında..?
“Yok.. Bu daha çok ‘câiz’ gibi bir kelime.. Yani “oluruna giden, olabiliteli” manasında…

Bu, daha çok sinir bozarak güldürme denemesi sayılabilir ancak..
Bazen öyle sinirlenirsin ki, eşofman altına iskarpin giyecek kadar şuursuz bir kıvama ulaşır sinirin..
Bu da öyle bir fıkramsı hikaye işte…”
“E hani fıkra anlatacaktın dostum?”
“Evet aslında öyleydi başta planım.. Ama bu hayatta hiçbir şey tasarlandığı gibi başlayıp, öylece devam etmiyor… ‘Çok gülmek iyi değildir’ derler bizim oralarda… Ben de sizin iyiliğinizi düşündüğüm için fıkra anlatmaktan vazgeçtim…”
Ortamı derin bir sessizlik kaplamıştı… Herkes pür dikkat ihaleyi son alan insan kişisinin yüzüne bakıyordu merakla; “Acaba ne anlatacak?..”
(Buraya da döneceğim birazdan… Ama kelimeler rahat durmuyor kafamda…
…Her yerde hep aynı şeyler konuşuluyor ve ben delirmek üzereyim..
Bütün konuşmalar, tanışmalar, kavgalar, tartışmalar, hepsi, hepsi aynıydı… Toplam iki yüz kelime arasında dönüp duruyordu herkes. Toplumun tüm yükünü bu zavallı iki yüz kelime taşırken, öte yanda binlerce kelime, ambalajı bile açılmamış vaziyette öylece duruyordu.

Amacım komik birşeyler anlatmaktı sizlere… Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım… Fazlasını size verecektim, yolda gülersiniz diye… En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha devşirecektim. Ben kızdıkça siz gülecektiniz. Derin çelişkilerle eğlenecektiniz.. Ama olmadı… Nasıl ve neden bir veda ikliminde anlatıyorum bu hikayeyi bilmem… Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte… Belki de bir ekim ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır… Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu benim için…
İyi havaları sevmez şairler. Yağmur çocuğudur onlar…)

İbraam aga’nın “Sen yazıyon bunları demi kızanım ?..” sözüyle irkilip ışınlandım birden bakkal ortamına…
“ Evet” dedim… “Ben biliyom, oğlanın esabından bakıom arada, ne yazıyon diye… aberin osun! Bu sefer ne yazcan bakeeem? Benden daha fazla bahset yazılarında” dedi ibraam aga, Üsnü birader pek te anlayamadığım tuhaf bir fıkra anlatırken…

“Biliyor musun, yazılarımı okurken başka şeyler düşünen okurlarla, hiçbir şey düşünmeden satırlar üzerinde düşüncesiz bir göz gezintisi yapan okurların toplamını, ülkedeki okuma yazma bilenlerin sayısına böldüğümüzde sonuç kaç olur diye merak etmiyor da değilim açıkçası İbraam aga..” dedim…
İbraam aga, bu uzun cümlemi anlamaya çalışırken, ben kafamın içine döndüm yine…

(İyi havalar iyi gelmez has şairlere… Orhan Veli’nin “mahfını” hatırlayın… Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün..
Her şey daha önce yaşanmış… Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu “sevdâ” zannediyoruz… Ama hayır o sözler söylendi… Hayır o şarkıya ağlandı daha önce… Hayır o çiçekler birer pahalı klişeden ibaret…
Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya?.. Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere?..

Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter… Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter… Yerli yerinde olsun klişeleriniz…

Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir…
Ben bu “özel” günleri hep unuttum… Yani mart ayının herhangi bir günü ‘tanıştık’ diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki? İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen… Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır… O saniye anlarsın, o gün senin unuttuğun, bir “özel” gündür…

‘Allah’ım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız? ’

Şimdi herşey fast food hızında.. Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık… Daha yavaştık eskiden… Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk… Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayını bekliyorduk. Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Ve hangi elele yürüyüşün üstüne yağmur yağsa, biz onu sevda belliyorduk.

Hep büyük kentlerin birinde ve en çok da en az acıdığımız İstanbul’da cadde üstü bir evimiz olmasını diliyoruz… Kulağımızın dibinden taksiler geçsin istiyoruz. Gürültü bize anlaşılmaz, tuhaf bir güven duygusu veriyor… En çok sessizlikten korkuyoruz… Bir insanla yan yana ve uzun uzun susabilmemiz için dost olma şartı arıyoruz. Yoksa rahatsızlık veriyor bize bütün susuşmalarımız . Ve ana caddeye ne kadar yakınsak o kadar prim yapıyoruz. O oranda fazla kira ödüyoruz pencerelerini bile doğru düzgün açamadığımız, balkonlarında sadece turşu bidonlarımızın oturduğu evlere… Ve zaten hayatımızı ‘zamanında şurada bir ev vardı, alamadık’ üzerine kurduğumuz ve hiçbir tarihî fırsaıi zamanında değerlendiremediğimiz, o zaman dağbaşı olan yerlerin sonra ‘mükemmel’ caddeler haline geleceğini öngöremedigimiz için ve kaçırdığımız fırsatlar, berberimizle yaptığımız geyik muhabbetlerine meze olduğu için ve hepimizi zamanında Gençlerbirliği ’nden ya da Fener Genç’ten istedikleri ama biz gitmediğimiz için kendimizi kandırmayı meslek edindik. Aramızda babası zamanında trilyoner olmayı ıskalamamış hiç kimse yok. Hepimizin aslında futbola aşırı bir ilgisi ve anormal bir yeteneği vardı ama ah o babalarımız, bizim Pele olmamızı istemediler. Ağaç yaşken eğiliyordu ve babalarımız bizi yaş odunla dövüyordu… İşte bu yüzden kendimizi kandırmayı meslek edindik.

Evet yenilmiştik… Evet hem de kendi sahamızda…
Biz hep iyi şeyler olsun istemiştik. Biz, herkes bizim istediğimizi istesin istemiştik. Kurtuluşa, selâmete giden yolu biliyorduk ve herkese tarif etmek istiyorduk. Aslında çok basitti… Bu yolu dosdoğru takip ettin mi varacaktın ama kimse bizi dinlemiyordu. Sesimizin volümü yetmiyor her halde diye düşünüp bağırmaya başladık. Tek başına bağırmak işe yaramayınca, ikimiz, üçümüz, yüzümüz bağırmaya başladık.

‘ Susun! ’ dedi birileri, ‘susmayız’ diye bağırdık. ‘Susun!’ diye bağırdılar, biz ‘susmayız’ diye bağırdık.
Bir de baktık ki herkes avazı çıktığı kadar bağırıyor ve kimin ne dediği anlaşılmıyor…. )

Sesi Metin Millî’den epey kalın olan eski devrimci Hayan abi, Che Guevara’nın amcaoğlu ile yaşadığı bir anıyı anlatırken, ben de kafamda bu düşüncelerle ortamdakileri selamlayıp ayrıldım Bakkal’dan ve yürümeye başladım…
Daha önümde çıkılması gereken dik ve bi hayli engebeli 9 kat vardı, kronik baş ağrım geçmişti Bakkalın atmosferini soluyunca ama yağmur “beni vurmaca” oynuyordu, sürekli isabet ettirerek…

-Devam edecek…

Bir Cevap Yazın