Bakkal Muhabbetleri – 2

ALIN SİZE GEYİK MUHABBETİ…

80’li yıllarda şehrimize gelen yabancıların ilk gördüğü manzaranın gecekondular olduğunu düşünüp hayıflanan Askerî cunta işin çaresini bulmuştu ve 12 Eylül’de bütün evler beyaza boyanmıştı. Devlet toplu konut yapamıyorsa o vakit beyaza boyar! Bu kadar basittir! Çünkü beyaz her şeyi aynılaştıran nefis bir rengimizdir ve temizliği her yerde en güzel şekilde temsil etmiştir. Yani emeklilerin kuyruğuna çare bulunamazsa devlet “tek sıra” yapar… Sorun çözülmez ama en azından düzgün bir kuyruk olur… “Düzgünlük” bizim için her şeyden önemlidir. İşte bu yüzden… Örneğin siz hiç şehrin orta yerindeki Atatürk Kültür Merkezi binasının arka cephesini gördünüz mü ya da Vatan caddesindeki binaların birçoğununkini?

Sanki arka sokaklar yalnız kediler ve köpekler içindir. Hep yasadışı, hep boyasız, hep terkedilmiş. Çünkü daha çok insan geçer anacaddelerden… Bu yüzden kalabalığa yedirir gürültüye getiririz her birşeyimizi… Bir şeyin gerçekten “öyle olması” önemli değildir zaten, “öyle sanılsın” yeter. İş ki dekorumuz sahici olsun.

İşte bu yüzden sohbetlerimizdeki kahve tadı eksildi. Çetleşiyoruz artık. Teknolojik bir yeniliği gerici bir şekilde kullanmakta bizden iyisi azdır nasılsa. Artık geyik muhabbetlerini kahvehanede değil de son model bilgisayarlarda yapıyoruz… Olmayan bir isimle, olmayan bir yerde, olmayan bir sohbet yapıyoruz ama bunun gerçekliğine inandırıyoruz kendimizi… Oysa güneş gözlüğü bile (gözbebeklerini sakladığı için) gerçek bir tanışmaya engelken, bu sanal kandırmacaya fit oluyoruz. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik… Hep başkalarının bozuk gözleriyle (kimi uzağı, kimi gözünün önünü göremeyen) seyrettik hayatımızı! Caddeye bakan tarafımızı parlattık da arka cephemizi baştan savdık. Misafir odalarımıza yığdık saray tipi koltuklarımızı ama bütün zamanımızı televizyon odasındaki çoktan ölmüş çekyatın üstünde zayi ettik.

Geçmiş sabahların yağmurlu olanlarından birinde ben bu (aklıma nerden geldiğini henüz tesbit edemediğim) düşüncelerle zihnimi yoğururken, bir yandan da ekmek ve yumurta almak için bakkal Selâmi’nin yolunu tutmuştum peşime takılan ama henüz tanışmadığım bir köpek ile. Ben içeri girerken, o davetli olmadığı için olsa gerek girmek istemedi.

İçeri girdiğimde klasik ekip yine sobanın başındaydı ve konu 12 Eylüldü. Devrimci Hayan Abi, İbraam aga ve Bakkal Selâmi üçlüsü, 12 Eylül’ü tüm vecheleriyle, yoğun ketçaplı bir geyik muhabbeti kıvamında mütâlaa ediyorlar, darbenin yüzeysel demografisini gözler önüne sermeye çalışıyorlardı hatırladıkları kadarıyla. Geyik muhabbeti demiş iken, daha önce yaptığım (ve henüz niye yaptığımı bilmediğim) bir araştırmama göre geyik muhabbetinin tarihi teee M.Ö 700’lü yıllara dayanıyordu. Ben bir yandan Bakkaldaki geyik muhabbetini dinlerken bir yandan da size tarihçesini anlatayım…

Bir belgesel tadında yazıya aksettireceğim bu anlatımımda, sesi Metin Milli’den bi hayli kalın olan, sosyalist devrimci Hayan abinin ve ekürisi olan Bakkal Selâmi abinin, İbraaam aganın ve daha birçok isimsiz geyikçilerin katkıları vardır. Tabiatıyla araştırmamın tüm sonuçlarını burada maalesef aktaramayacağım. Sadece geyik muhabbetinin tarihçesiyle ilgili çok önemli bir bulgumu, ilk geyik muhabbetinin nerede, ne zaman, kimler tarafından yapıldığını belgeleriyle birlikte sunmakla yetineceğim.

Bu araştırmamı hayatı boyunca geyik muhabbeti sınırları dışına çıkmamış ve bu uğurda milyonlarca sigara tüketmiş isimsiz yığınlara adıyorum. Yazının tam da bu kısmında,neden birden konferans veriyormuşum gibi bir sunum havasına girdiğimi de açıklamayacağım, hava yağmurlu çünkü şu an, köpek te dışarıda ıslanırken bana bakıyor melül melül… Ve İbraam aga da içtiği cigaranın dumanını hararetli bir şekilde burnundan çıkartıyor, konudan sebep sanırım. Neyse… İbraam agayı, dumanın burnundan çıkarttığı cigarası ve pür dikkat dinlediği Devrimci Hayan abi ile başbaşa bırakayım da konuya döneyim…

1951 yılının mart ve nisan ayları boyunca şimdiki Boyabat’ın güneyindeki antik adıyla Fontelisus bölgesinde, Alman arkeolog Ludvig Bauhaus önderliğindeki ekip bir kazı çalışması yapmıştı. Bu bölge MÖ. 721 yılında yoğun bir nüfusa sahipti ve tahıl ürünlerinin toz haline getirilmesi işiyle uğraşan yöre insanı -kesin olmamakla birlikte mrikyalılar-asla siyah renkte bir şey giymezdi. Zira siyah giysiler hızla un lekeleriyle kaplanırdı ve mrikyalılar bunu (inandıkları) buğday tanrısı fırın’ın lanetine yorarlardı. Arkeolog Bauhaus dönemin çok ünlü müze müdürlerinin bile dikkatini çekmiş, hatta bazılarıyla yakın dostluk kurmuş başarılı bir bilim adamıydı. Örneğin Newyork Metropolitan Müzesi müdürü Charles Overlock ile hemen her haftasonu buluşup golf oynadığı ve yenilenin hesabı yüklendiği, arkeoloji çevrelerince bilinen bir gerçektir. Bauhaus ve ekibi nisan ayının yirmi dördüncü günü bir mağarada, resimli bir duvar yazısı bulduklarında hayretlerini gizleyecek yer bulamamıştı. Mağaranın duvarına çizilen iki insan, bir masa başında oturmuş sıkalın (biraya benzer, arpa maltından yapılan bir tür içecek) içmekteydi. (bu hiyeroglif şu anda berlin şehir müzesi’nin bodrum katında kalorifer dairesinin girişinde durmaktadır.) Burada önemli olan ve kazı heyetini hayrete düşüren, resimden çok resmin altındaki yazıydı.Çünkü bu yazı sadece resmedilen iki insanın ve muhtemel bir de resmi yapan kişinin bildiği şifreli bir dille yazılmıştı. Ludvig bauhaus bundan sonraki hayatını işte bu yazıyı deşifre etmeye adadı. Bauhaus bu kazı çalışmasından yirmi gün sonra hayata gözlerini yumdu ve hayat da bu olaya göz yumdu. Ancak insanlık ve özellikle anadolu tarihi açısından bir devrim niteliğindeki buluşu hâlâ bizim için değerini korumaktadır. Bakkaldaki muhabbetten de anlaşılacağı üzre. Bauhaus sonuçta yazıyı deşifre etmiş ve tarihteki ilk geyik muhabbetini gün ışığına çıkarmıştır. Bauhaus’un bulgularına göre resimdeki iki insan arasındaki konuşmayı aktaran yazının meali şöyledir: (uyarı: Bauhaus’un çevirisi size biraz garip gelebilir, çünkü o çok az uygur türkçesi biliyordu. ama bu yüzden tatsızlık çıkarmanın gereği yok, ben sizin için bir kez daha çevirdim.)

1. geyikçi: ya beladur hakakutung yaşeanmayiz… pizara bir çıkayursung har şay ıtaş pehasi.. senradu gilip ey ustarlar! bı sefir nıh ularlar!.. (Ya birader, hakikaten yaşanmaz!.. pazara bir çıkıyorsun her şey ateş pahası!.. sonra da gelip oy isterler. bu sefer nah alırlar!..)

2. geyikçi: ya başver tıkma kafangu gardişim!.. (yahu boşver, takma kafana kardeşim..) 1. geyikçi: nısı tıkmam gardişim! şerrefsizim ben olacagum, şu mamalakatun bışnda, herşeyi iki dolingende hallederim!.. (nasıl takmam kardeşim!.. şerefsizim ben olacağım şu memleketin başında, her şeyi iki dolingende hallederim (dolingen, o dönem kullanılan bîr zaman birimidir, bir dolingen yaklaşık olarak on yedi saliseye karşılık geliyor.)

Evet bu konuşma böyle sürüp gidiyor. Fakat bizim elimizdeki metinde bu kadarı çevrilmiş. çünkü Bauhaus bu konuşmadan fena halde sıkılmış ve hayata veda etmiştir. Metnin tamamını okumak isteyenler kapalı çarşı altındaki şen bezik briç salonu’nda bulabilir. Bilen bilir orayı… Bilmeyenlere ise başka bir yazıda belki anlatırım, eğer hava yağmurlu olursa…

Not: Devam eder diye umuyorum, hayırlısı bakalım…

Bir Cevap Yazın